1.SAVAŞIN NEDENİ
SSCB' nin 2. Dünya savaşı boyunca Japonya ile sorunu yoktu. Ama Amerika Japonya'ya iki atom bombası atıp Japonlar kayıtsız, şartsız teslim olma durumuna gelince, Ruslar 30 yıl kadar önce kaybetmiş oldukları toprak ve adaları kurtarmak fırsatını buldu ve hemen Japonya'ya savaş ilan etti. 22. 08.1910'dan beri Japon işgalindeki Kore ABD ile SSCB arasında 38. paralel sınır olmak üzere iki nüfuz bölgesine ayrıldı.Seul'de 15.08.1948'de Kore Cumhuriyeti ve Pyongyang'da 09.09.1948'de Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti kururldu. Kuzey'i Sovyetler, kuvvetli kara ve hava silahlarıyla,güçlendirdi.A.B.D ordusu Japonya'ya çekildiğinden, Güney Kore ordusu ihmal edildi. 2.
KUZEY KORE TAARUZU
25.06.1950'de Kuzey Kore, bütün Kore'ye hakim olmak amacıyla baskınla, 38.paraleli geçip,Güney'e saldırdı ve üç gün içinde başkent Seul'ü zaptetti. (28.06.1950) BM Güvenlik Konsey'i Kuzey Kore'ye harekatı durdurmasını ihtar etti, fakat buna uyulmadı. Bu sırada Sovyetler, Çin'i Güvenlik Konsey'inde Tayvan(Milliyetçi Çin) temsil ettiği gerekçesiyle, konseyi boykot etmiş bulunuyordu. Sovyetler'in veto hakkı geçerli sayılmadı.Ve 27.06.1950'de Konsey savaşa müdahale kararı aldı. 3.
BM 'İN SAVAŞA MÜDAHALE KARARI
Bu karar üzerine konsey BM 'e üye ülkeleri Güney Kore'ye askeri yardıma çağırdı.Ve 16 ülke bu çağrıya olumlu cevap verdi. (Ek 1 deki ülkeler) Bu arada, Kuzey Kore, Güney Kore'nin tamamına yakınını( Güney uçtaki Pusan tahkimli bölgesine kadar) işgal etti. 4. BM'NİN KARŞI TAARUZU ABD' nin Japonya'da üslenmiş bulunan birlikleri 30.06.1950'de Güney Kore'ye çıktı. 08.07.1950 günü General Mc.Arthur, Kore'deki BM birliklerinin komutanlığına atandı ve karşı taaruzu başlattı.Cepheye ve Kuzey Kore birliklerinin gerilerine çıkarma yapan ABD birlikleri ilerleyip, Seul'ü geri alıp 38. paralele ulaştı.(Eski sınır) Sonra bütün Kore'nin birleştirilmesi amacıyla izin alınarak ileri harekata devam edildi. Mançurya-Kuzey Kore sınırını teşkil eden Yalu nehrine yaklaşılmıştı ki, 26.11.1950 günü Mançurya'da yığınaklanmış çok üstün(milyonluk) Çin kuvvetleriyle, Kuzey Kore kuvvetleri Çinli general Lin Piao komutasında yeniden saldırıya geçtiler. Bir ABD tümeni imha edildi ve BM kuvvetleri Güney'e doğru çekilmeye başladılar. Mc.Arthur'un Çin ile savaşı göze alarak, Yalu nehri köprülerini ve Mançurya'daki Çin birliklerini atom silahları da kullanarak yok etmek ve kesin sonuca ulaşmak teklifi müttefikler tarafından kabul edilmedi.
5.KORE'YE GÖNÜLLÜ GİTME KARARIM
1949- 50 yılında Kara Harp Akademisi 1.sınıfla gittiğimiz kurmay gezisinde,(Gelibolu) Kore savaşı başladı ve gönüllü konusu çıktı, ben de istekliydim. Davutpaşa Kışla'sında,Top.Ütgm. Orhan Türel ile konuşuyorduk, Gönüllü yazılmak istediğinden bahsedip, benim de fikrimi sordu, ben de gitmesini önerdim."Çanakkale savaşı gibi göğüs göğüse çarpışmalar olmaz herhalde "dedim. Bir süre sonra Orhan Kore'ye gitti.Orhan'ın gitmesinden sonra gazetelerde Kunuli savaşı yazılarını ve askerlerimizin çok kayıplar verdiğini okuyunca, "Eyvah, Orhan sağ dönmezse, kendimi suçlu hisedeceğim." diye çok üzüldüm. 1950'de Kara Harp Akademisinin üç sınıfı da mezun oldu.1. Sınıflar(ben dahil) kurmay yardımcısı 2. ve 3. sınıflar, kurmay çıktı . . 1.sınıftan sonra, Diyarbakır'a 7. Kor. karargahına 3. şubeye atandım. Orada maddi sıkıntı başladı, Kore'ye gidenlere çift maaş veriliyordu. Zaten gönüllüydüm dilekçemi verdim. 1.Tugayımıza Kunuli bölgesinde geri çekilen BM birliklerini örtme-artçı görevi verilmiş. Çok üstün düşman kuvvetlerine karşı tugayımız canla başla koruma görevini yapmış ama çok da kayıp vermişti. Orhan, çok şükür sağ salim dönmüş, yara da almamış ama işittiğime göre dönüşe yakın önemli bir trafik kazası geçirmişti. Gönüllü gitmek için dilekçe vereli bir yıl geçmişti, dilekçeyi unutmuştum bile, 24.Mart.1952 Pazartesi sabahı eşimin doğum sancıları başladı, karargahtan bir araç istedim, apar topar hastaneye gittik, ben eşimi hastanede bırakıp, karargaha gittim.
O sırada "Seni şube müdürü istiyor" dediler. 3.Şbmd. Kur. Bnb. Rasim Dağlı'nın odasına gittim."Gözün aydın" dedi. Ben aval aval yüzüne baktım, aklıma çocuğumuzun doğmuş olduğu geldi, bir saat kadar önce hastaneye bıraktığım eşimin doğum haberi bu kadar çabuk gelebilir mi? diye düşündüm. " Kore'ye tayinin çıktı" diye de sözünü tamamlayınca, sanki başımdan kaynar sular döküldü. Bir yıl önce verdiğim dilekçemi çoktan unutmuştum...Eşim doğum yaklaştıkça "dilekçeni geri al" diye ısrar ediyordu. Ben "savaştan kaçıyor" derler diye kabul etmemiştim. o zaman Diyarbakır'da Gürcü Bacı denilen ünlü bir falcı vardı.Eşim ona gitmiş ve kadın "Yol görünmüyor" demiş ve eşimin korkusu azalmış, olayı unutmaya yüz tutmuştuk. Şube müdürüne "efendim sabahleyin eşim doğum için hastaneye yattı, bakacak kimsemiz de yok" dedim.
Müdür gönüllü olduğumu bildiğinden bu habere sevineceğimi sanmış ve "Gözün aydın" demişti. Yüzümün ters ifadesini görünce de "Bu haberi ilk benden mi duyuyorsun?" diye sormuştu. Ve "acele bir yazı var, onu hazırla ve git kendi işlerinle ilgilen" diye eklemişti. Odamıza gittim, arkadaşlar "siz gidin, biz gerekeni yaparız" dediler. Akşam İngilizce kursu vardı, oraya gittim ama sonuna kadar duramadım, kursun yarısında çıkıp, hastaneye vardım ki, hanımın "Allah'ım ,Allah'ım ! " diye haykıran sesini duydum Yatacağı odaya girip, oturdum, odada hasta başka bir kadın daha vardı. Az sonra hemşire bebekle geldi ve çocuğu kucağıma verdi, yatan kadın " Bahşiş versene, sevinmedin mi?" dedi. "Sevindim, sevindim" dedim ama aklım Kore'deydi. Cebimde ne varsa hemşireye verdim. İstanbul'daki kayınpederime , "Oğlumuz oldu, Kore'ye de tayinim çıktı" diye telgraf çektim. kayınpederim " bize gelin" diye cevap verdi.
Bir yatak ve birkaç bavul hariç evi toplayıp, demiryolları ambarıyla İstanbul'a gönderdim, biletimizi aldım. Birkaç gün sonra akrabalarımla vedaşlamak için Bitlis'e gittim. Bitlis dönüşü, hastaneye gidince eşim "beni hastaneden çıkar eve gidelim" diye tutturdu. "Biraz daha yat, kendini topla" dedimse de kabul etmedi, meğerse hemşire tayin haberini söylemiş.Ama inanmamış, çıkmak için ısrarı karşısında "Kore'ye tayinim çıktı,evi topladım, ev boş" dedim. O zaman yatakta oturan karım sırtüstü düştü. Bir kaç gün sonra hastaneden çıkardım, arkadaşlar gizli gizli aralarında konuşuyorlardı, bize hediye almak veya yemek vermek gibi bir şey düşünüyorlar diye, sıkılganlığımdan , başkalarına sıkıntı vermek istemediğimden, kimseye haber vermedik.
VAN KEDİMİZ İNCİ 😢😢😢😢😢
Bir gözü sarı, bir gözü mavi bembeyaz güzel Van kedimizi o zaman şimdiki gibi kedi sepetleri filan olmadığından ve tren yolculuğu o zaman iki gün sürdüğünden üzülerek orada bıraktık. Sonra da buna çok pişman olduk. Bu kediyi eşim lojmanların civarında bulup, yıkamış, bembayaz olduğu için de İnci adını vermişti , muhtemelen eski kiracıların kedisiydi, bizim eski mahallemizden getirdiğimiz Korsan adlı kedimiz ise nedense yeni evi istemeyip, kaçmiştı. İnci'miz ise ev boşalıp, eşyalar kapı önüne çıkınca yolun ortasına uzandı, eşim İnci'yi çocuğu gibi seviyordu , maalesef onu götüremedik, o kadar telaşlıydık ki... halbuki yataklı vagonda kimse farketmeyebilirdi, bu anılar ne zaman açılsa, kedileri çok seven kızım (ben oluyorum; hâlâ çok üzülürüm ) sitem eder " Bir kutu bulup içine koymayı düşünemediniz mi?" diye bizi hala suçlar. İnci' yi götürmememizin bir sebebi daha vardı: Daha önce küçük bir yavru kedimiz vardı ve onu Ankara'dan, İstanbul'a götürecektik. Önce Bent deresinin oralarda bir yere aşıya götürdüm, sonra da Kızılay'da başka bir yere gönderdiler, telaştan gidemedik, üstelik aşıdan sonra kedicik ölmez mi? Aynı şeyin İnci' nin de başına gelmesinden korktuk.
Bu ilk çocuğumuza eşim annesinden duyup, tanıyarak (Pertev) dedesinin adını taktı Trene binerken Pertev 12 günlüktü. Kore'ye tayinimi duyunca eşimin sütü kesilmişti Biz de bir kutu mama almıştık, trende mamayı ısıtamadığımızdan bebeği besleyemedik, İstanbul-Beylerbeyi'ne vardığımızda, zavallı bebeğin cildi susuzluktan kırış kırış olmuştu. Erfesi gün Üsküdar'da doktora götürdük, 100 cm lik serum verdiler ama enjektör 10 cm likti, karnından on kere iğne yaptılar ,oğlumuz içeride, annesi dışarıda ağladılar. Sonra Seferhisar'a gittim, kol saatimi bir dolaba sakladım, Seferhisar'dan eşime mektup yazıp, Kore'den sağ dönmezsem, saatimi oğlumuza vermesini yazdım. Kronometreli, Swiss marka ilk saatimdi.Kore'den dönüşte saati 1.5 yaşındaki oğluma verdim,o da pencereden sarkıttı, biz "aman dur atma" derken, atıp,kırdı! Seferihisar'dan izinli gelip, oğlumu 40 günlükken bir kere daha görebildim.25 Nisan-5 Mayıs 1952 Araya on beş ay girdi. Anneannesi bebeğin bir resmini çektirip, mektupla Kore'ye gönderdi. Tokyo'ya izinli gidence, bir sokak ressamına gösterip, annesiyle benim resmimizin arasına monte ettirdim ve boş zamanlarımda bu resmi kutudan çıkartıp bakardım.
6.ANILARIMI YAZMA KARARIM
Çocuklarıma Kore anılarımı hep anlatırdım, çok hoşlarına giderdi, yıllar sonra kızım bunları yazmamı önerdi, sen anlat, ben yazayım dedi. Şimdi yıl 2003. Kore'den döneli tam 50 yıl olmuş. acaba aklımda ne kadarı kalmıştır ? Kore'den getirdiğim belge,resim ve hatıraları bir kaç sene evvel Maltepe askeri Lisesi'ne göndermiştim. Oradan da Ankara' ya Genel Kurmay'a gönderilmiş. Yanımda bir kaç resim, ve cep muhtıramda bazı notlar kalmış. Ama kızımı kıramadım, aklımın köşesinde kalan anıları anlatmaya başladım. Yaş 81 oldu. bakalım neler hatırlayabileceğim? İlk mektuplarımda harekat durumu ve faaliyetler hakkında bazı özet bilgiler de yazmaya başlamıştım ki, eşim ne düşündüyse, savaştan söz etmememi istedi ben de yazmaktan vaz geçtim. Ben de anılarımı yazmaya karar verince yanımda kalan bazı not, madalya, resim, mektupları vs.toplamaya başladım.

Babamın sözünü ettiği General Le Roy Eltinge
gemisi İzmir'den kalkıp Kore'ye bir aydan uzun
sürede gitmiş.
7.SEFERİHİSAR
Bu ilk çocuğumuza eşim annesinden duyup, tanıyarak (Pertev) dedesinin adını taktı Trene binerken Pertev 12 günlüktü. Kore'ye tayinimi duyunca eşimin sütü kesilmişti Biz de bir kutu mama almıştık, trende mamayı ısıtamadığımızdan bebeği besleyemedik, İstanbul-Beylerbeyi'ne vardığımızda, zavallı bebeğin cildi susuzluktan kırış kırış olmuştu. Erfesi gün Üsküdar'da doktora götürdük, 100 cm lik serum verdiler ama enjektör 10 cm likti, karnından on kere iğne yaptılar ,oğlumuz içeride, annesi dışarıda ağladılar. Sonra Seferhisar'a gittim, kol saatimi bir dolaba sakladım, Seferhisar'dan eşime mektup yazıp, Kore'den sağ dönmezsem, saatimi oğlumuza vermesini yazdım. Kronometreli, Swiss marka ilk saatimdi.Kore'den dönüşte saati 1.5 yaşındaki oğluma verdim,o da pencereden sarkıttı, biz "aman dur atma" derken, atıp,kırdı! Seferihisar'dan izinli gelip, oğlumu 40 günlükken bir kere daha görebildim.25 Nisan-5 Mayıs 1952 Araya on beş ay girdi. Anneannesi bebeğin bir resmini çektirip, mektupla Kore'ye gönderdi. Tokyo'ya izinli gidence, bir sokak ressamına gösterip, annesiyle benim resmimizin arasına monte ettirdim ve boş zamanlarımda bu resmi kutudan çıkartıp bakardım.
6.ANILARIMI YAZMA KARARIM
Çocuklarıma Kore anılarımı hep anlatırdım, çok hoşlarına giderdi, yıllar sonra kızım bunları yazmamı önerdi, sen anlat, ben yazayım dedi. Şimdi yıl 2003. Kore'den döneli tam 50 yıl olmuş. acaba aklımda ne kadarı kalmıştır ? Kore'den getirdiğim belge,resim ve hatıraları bir kaç sene evvel Maltepe askeri Lisesi'ne göndermiştim. Oradan da Ankara' ya Genel Kurmay'a gönderilmiş. Yanımda bir kaç resim, ve cep muhtıramda bazı notlar kalmış. Ama kızımı kıramadım, aklımın köşesinde kalan anıları anlatmaya başladım. Yaş 81 oldu. bakalım neler hatırlayabileceğim? İlk mektuplarımda harekat durumu ve faaliyetler hakkında bazı özet bilgiler de yazmaya başlamıştım ki, eşim ne düşündüyse, savaştan söz etmememi istedi ben de yazmaktan vaz geçtim. Ben de anılarımı yazmaya karar verince yanımda kalan bazı not, madalya, resim, mektupları vs.toplamaya başladım.
Babamın sözünü ettiği General Le Roy Eltinge
gemisi İzmir'den kalkıp Kore'ye bir aydan uzun
sürede gitmiş.
7.SEFERİHİSAR
Gidiş için sanırım 300 dolar kadar yolluk verildi. O zaman bir dolar 280 kuruştu. Savaş bu ya dönülür, ya dönülmez, kendime 20 dolar ayırdım kalanı eşime havale etmek istedim. Cumartesiydi öğleden sonra tatildi. Seferihisar'daki bankaya gittim. Dolar göndermek istediğimi duyunca " Bu saf adam da nereden çıktı?" der gibi baktılar... Dövizi yalnız merkez bankası alıyormuş, o da İzmir'de varmış.. öğleden sonra da kapalıymış, postaneye sordum onlar da bana acır gibi baktılar." Biz almıyoruz, dışarıda karaborsacılar alıyor" dediler. Meğer benim gözüm ve kulağım kapalıymış, sonunda uyandım,Ve dışarı çıkıp köşe başlarında ve kavşaklarda oturan eli çantalı seyyar dövizcilerden ,resmi kurda 280 olan doları 3.50 ve 4.50 dan sattım. Karaborsacılardan birisi sonradan Kore'de "şöhret!" olacak bir doktordu, dolar topluyordu. Yolluğumdan 20 dolar kadarını kendime ayırdım, artanı Türk lirası olarak eşime gönderdim. Seferihisar'da Albay Nuri Pamir'in şehit olduğu haberini radyodan duyduk ve çok üzüldük. Allah'tan bütün şehitlerimize rahmet diledik, olayın ayrıntısını Kore'ye varınca General Namık Argüç'den dinlediğimiz şekliyle ileride anlatacağım .
8.BİRİNCİ TÜRK TUGAYININ GİDİŞİ VE SAVAŞA KATILIŞI
(General Tahsin Yazıcı) Gidişte İskenderun'da bizimkiler gemiye koyunlar , karpuz, kavun vs. yüklemek istemişler. Ama gemi komutanı, '' Bizim yeterince yiyeceğimiz var, hiç bir ihtiyacımız yok'' diyerek kabul etmemiş.
9. İKİNCİ TÜRK TUGAYI İ
İkinci Türk Tugayı 1.tugayın yerini almıştır, komutanı Tuğgeneral Namık Argüç'tür. Cephe istikrar bulmuş, mevzi harbi başlamıştır. büyük çarpışma ve kayıp meydana gelmemiştir. Ben 3. Tugayın ilk kafilesi olarak önden Kore'ye vardım ve bir kaç ay Namık Argüç'ün komutasında çalıştım.
10.ALBAY NURI PAMİR'İN ŞEHADETİ
Tugay'ın öncü kafilesiyle Vorun-ni komuta yerine vardığımızın ilk haftalarında General Argüç bir emir çıkardı, karargahtaki tüm subaylar grup grup cepheyi gezecekler.(Levazım, doktor vs. dahil) Ben arkadaşlarla Kumkale adlı cephenin en ileri bölgesini gezdim. Düşmana en yakın yer,on-oniki metreydi. Tepenin bizden yanı çok dikti, sırtlara patika yollar vardı ve uçurum olan tarafında kol kalınlığında dallardan korkuluk yapılmıştı. Bu korkuluklar kırmızı ve beyaz boyayla helzonik şekilde boyanmıştı. Bu gezide asıl muharebe hattının hemen 100 metre kadar gerisinden cepheden görülmeyen yerlerden geçerek dolaştık, dönüşte sanırım yemekhanede Paşa Albay Nuri Pamir'in şehadetini anlattı: Komutan ve Pamir Kumkale bölgesinde teftiş yapıyorlar, o sırada düşmanın havan ateşi başlıyor. Mermiler civarlarına düşüyor, bir sığınağa giriyorlar, ateş uzun sürüyor. albay "dönelim" diyor. Paşa ise ateşin kesilmesini beklemek istiyor, Albay bir kaç defa gitme teklifini tekrarlamış. Paşa diyor ki: " Rahmetli Pamir iri yarıydı ve boğazına düşkündü, vakit öğleyi epey geçmişti, anladım ki çok acıkmış. Daha beklersek benim atıştan korktuğumu sanacak" dedim. "Peki çıkalım" dedim. Çıktık, hemen sonra atış yeniden başladı. Hemen tam siper yattım, albay da yattı, ben siper aldı sandım, ateş kesilince kalktım, Pamir hala yatıyordu. Yanına vardım ki,alnının üst kısmından kan akıyordu. Önce yaralandı sandım, kalkmayınca şehit olduğunu anladım.. Ateş kesilinceye kadar bekleseydik, belki hayatta kalacaktı.Allah rahmet eylesin'' diyerek sözlerini bitirdi. Kumkale tepesinde siperler arası çok yakındı, bizim 3.Tugay cepheyi teslim almadan bir iki gün önce düşman erinin attığı bir kurşun Mehmetçiğin çelik miğferini delip, kendisini şehit etmişti. Tam Türkiye'ye dönecekken, arkadaşları çok üzülmüştü.
Not: Ankara, Keçiören'de Albay Nuri Pamir Caddesinden geçerken aklıma gelir.😢😢😢😢
1.TÜRK TUGAYININ SAVAŞA KATILMASI
BM'nin 22.06.1952'deki çağrısı üzerine,Türk hükümeti TBMM'nin kararını beklemeden, 25.07.1950'de müdahale kararı vererek,bir takviyeli piyade tugayı hazırlanmaya başladı.2.10.1950'de 5090 mevcutlu 1. BM Türk Tugayı Albay(sonra General oldu) Tahsin Yazıcı komutasında İskenderun'dan bir Amerikan gemisiyle hareket ediyor.Ve 21 günde Kore'ye varıyor. Tugay 20 Ekim'de IX. ABD kolordusunun emrine veriliyor. Türk birliklerinin maaş ve yollukları Türk hükümetince, silah ve donanımı ABD tarafından sağlandı. Tugay ayağının tozuyla etrafı tanımadan, savaşa katıldı.Kasım 1950 sonlarında Kunuri bölgesinde geri çekilmek zorunda kalan ABD birliklerinin korunması için artçı görevini , yeterli savaş tecrübesi bulunmayan tugayımız kahramanlığı fedakarlığı , 800 kadar şehidin ve 2000'e yakın yaralının çok büyük gayreti sayesinde başarıldı. ABD birlikleri imhadan kurtuldu ve sonra tugayımıza Üstün Birlik Nişanı (Kutup Yıldızı Nişanı) verildi.
Kunuri savaşındaki kaybımız Türkiye'den yeni sevkedilen 6-800 kadar piyade mevcutlu personel ikmal birliğiyle tamamlanıyor sonunda BM birlikleri 38. Paralelin güneyinde toplanıyorlar 25.01.1951'de BM yeniden karşı taaruza geçti. 16.04.1951'de düşman 38.Paralelin kuzeyine atıldı, böylece başlangıç noktasına gelinmiş oldu. Binlerce şehit ve yaralı boşuna verilmiş oldu. Nisan 1951'de General Mc.Arthur geri alınıp yerine General Ritgway ,Nisan 1952'de de General Clark BM komutanlığına atandı. Beş ay süren ileri-geri zorlu çarpışmalardan sonra, 38.paralel üzerinde cephede istikrar sağlanabildi ve Pan Mun Con barış görüşmeleri başladı, görüşmeler iki yıl kadar sürdü. 27. 07. 1953'te belki Stalin'in (21.12.1879 doğumu) ölümünden sonra anlaşma imzalandı. ABD ve SSCB ayrı ayrı Kore topraklarının bütünlüğünü garanti ettiler. Önce ABD birlikleri Güney Kore'den, 1958'de de Çin birlikleri Kuzey Kore'den çekildi. 1.Türk tugayından sonra general Namık Argüç komutasındaki 2. tugay(1951-52) Kore'ye gitti. 52-53 döneminde de benim de içinde bulunduğum 3.tugay Seferihisar'da iki ay kadar hazırlık ve eğitimden sonra bir ay arayla iki gemiyle İzmir'den hareket etti.
Ben ilk giden General Le Roy Eltinge adlı gemi kafilesindeydim. 9.Haziran 1952 de hareket ettik. Yol 27 gün sürdü. 6.Temmuz 1952 Pazar günü Kore'nin Güney ucundaki Pusan limanına vardık. Gemide Fransız, Belçika, Hollanda, Yunan, Lüksemburg, İngiliz askerleri de vardı. Biz yaklaşık tugayın üçte biri(1800) kadardık. Cibuti 'de Habeş, Bankgok'ta Tayland(siyam) askerleri de bize katıldılar. Port Sait ilk uğradığımız liman oldu. Gemi durunca çevremiz kayıklarla doldu. En çok deve derisi eşyalar ayakkabı, bavul bir de duvar halısı, seccade vs. satılıyordu.
8.BİRİNCİ TÜRK TUGAYININ GİDİŞİ VE SAVAŞA KATILIŞI
(General Tahsin Yazıcı) Gidişte İskenderun'da bizimkiler gemiye koyunlar , karpuz, kavun vs. yüklemek istemişler. Ama gemi komutanı, '' Bizim yeterince yiyeceğimiz var, hiç bir ihtiyacımız yok'' diyerek kabul etmemiş.
9. İKİNCİ TÜRK TUGAYI İ
İkinci Türk Tugayı 1.tugayın yerini almıştır, komutanı Tuğgeneral Namık Argüç'tür. Cephe istikrar bulmuş, mevzi harbi başlamıştır. büyük çarpışma ve kayıp meydana gelmemiştir. Ben 3. Tugayın ilk kafilesi olarak önden Kore'ye vardım ve bir kaç ay Namık Argüç'ün komutasında çalıştım.
10.ALBAY NURI PAMİR'İN ŞEHADETİ
Tugay'ın öncü kafilesiyle Vorun-ni komuta yerine vardığımızın ilk haftalarında General Argüç bir emir çıkardı, karargahtaki tüm subaylar grup grup cepheyi gezecekler.(Levazım, doktor vs. dahil) Ben arkadaşlarla Kumkale adlı cephenin en ileri bölgesini gezdim. Düşmana en yakın yer,on-oniki metreydi. Tepenin bizden yanı çok dikti, sırtlara patika yollar vardı ve uçurum olan tarafında kol kalınlığında dallardan korkuluk yapılmıştı. Bu korkuluklar kırmızı ve beyaz boyayla helzonik şekilde boyanmıştı. Bu gezide asıl muharebe hattının hemen 100 metre kadar gerisinden cepheden görülmeyen yerlerden geçerek dolaştık, dönüşte sanırım yemekhanede Paşa Albay Nuri Pamir'in şehadetini anlattı: Komutan ve Pamir Kumkale bölgesinde teftiş yapıyorlar, o sırada düşmanın havan ateşi başlıyor. Mermiler civarlarına düşüyor, bir sığınağa giriyorlar, ateş uzun sürüyor. albay "dönelim" diyor. Paşa ise ateşin kesilmesini beklemek istiyor, Albay bir kaç defa gitme teklifini tekrarlamış. Paşa diyor ki: " Rahmetli Pamir iri yarıydı ve boğazına düşkündü, vakit öğleyi epey geçmişti, anladım ki çok acıkmış. Daha beklersek benim atıştan korktuğumu sanacak" dedim. "Peki çıkalım" dedim. Çıktık, hemen sonra atış yeniden başladı. Hemen tam siper yattım, albay da yattı, ben siper aldı sandım, ateş kesilince kalktım, Pamir hala yatıyordu. Yanına vardım ki,alnının üst kısmından kan akıyordu. Önce yaralandı sandım, kalkmayınca şehit olduğunu anladım.. Ateş kesilinceye kadar bekleseydik, belki hayatta kalacaktı.Allah rahmet eylesin'' diyerek sözlerini bitirdi. Kumkale tepesinde siperler arası çok yakındı, bizim 3.Tugay cepheyi teslim almadan bir iki gün önce düşman erinin attığı bir kurşun Mehmetçiğin çelik miğferini delip, kendisini şehit etmişti. Tam Türkiye'ye dönecekken, arkadaşları çok üzülmüştü.
Not: Ankara, Keçiören'de Albay Nuri Pamir Caddesinden geçerken aklıma gelir.😢😢😢😢
1.TÜRK TUGAYININ SAVAŞA KATILMASI
BM'nin 22.06.1952'deki çağrısı üzerine,Türk hükümeti TBMM'nin kararını beklemeden, 25.07.1950'de müdahale kararı vererek,bir takviyeli piyade tugayı hazırlanmaya başladı.2.10.1950'de 5090 mevcutlu 1. BM Türk Tugayı Albay(sonra General oldu) Tahsin Yazıcı komutasında İskenderun'dan bir Amerikan gemisiyle hareket ediyor.Ve 21 günde Kore'ye varıyor. Tugay 20 Ekim'de IX. ABD kolordusunun emrine veriliyor. Türk birliklerinin maaş ve yollukları Türk hükümetince, silah ve donanımı ABD tarafından sağlandı. Tugay ayağının tozuyla etrafı tanımadan, savaşa katıldı.Kasım 1950 sonlarında Kunuri bölgesinde geri çekilmek zorunda kalan ABD birliklerinin korunması için artçı görevini , yeterli savaş tecrübesi bulunmayan tugayımız kahramanlığı fedakarlığı , 800 kadar şehidin ve 2000'e yakın yaralının çok büyük gayreti sayesinde başarıldı. ABD birlikleri imhadan kurtuldu ve sonra tugayımıza Üstün Birlik Nişanı (Kutup Yıldızı Nişanı) verildi.
Kunuri savaşındaki kaybımız Türkiye'den yeni sevkedilen 6-800 kadar piyade mevcutlu personel ikmal birliğiyle tamamlanıyor sonunda BM birlikleri 38. Paralelin güneyinde toplanıyorlar 25.01.1951'de BM yeniden karşı taaruza geçti. 16.04.1951'de düşman 38.Paralelin kuzeyine atıldı, böylece başlangıç noktasına gelinmiş oldu. Binlerce şehit ve yaralı boşuna verilmiş oldu. Nisan 1951'de General Mc.Arthur geri alınıp yerine General Ritgway ,Nisan 1952'de de General Clark BM komutanlığına atandı. Beş ay süren ileri-geri zorlu çarpışmalardan sonra, 38.paralel üzerinde cephede istikrar sağlanabildi ve Pan Mun Con barış görüşmeleri başladı, görüşmeler iki yıl kadar sürdü. 27. 07. 1953'te belki Stalin'in (21.12.1879 doğumu) ölümünden sonra anlaşma imzalandı. ABD ve SSCB ayrı ayrı Kore topraklarının bütünlüğünü garanti ettiler. Önce ABD birlikleri Güney Kore'den, 1958'de de Çin birlikleri Kuzey Kore'den çekildi. 1.Türk tugayından sonra general Namık Argüç komutasındaki 2. tugay(1951-52) Kore'ye gitti. 52-53 döneminde de benim de içinde bulunduğum 3.tugay Seferihisar'da iki ay kadar hazırlık ve eğitimden sonra bir ay arayla iki gemiyle İzmir'den hareket etti.
Ben ilk giden General Le Roy Eltinge adlı gemi kafilesindeydim. 9.Haziran 1952 de hareket ettik. Yol 27 gün sürdü. 6.Temmuz 1952 Pazar günü Kore'nin Güney ucundaki Pusan limanına vardık. Gemide Fransız, Belçika, Hollanda, Yunan, Lüksemburg, İngiliz askerleri de vardı. Biz yaklaşık tugayın üçte biri(1800) kadardık. Cibuti 'de Habeş, Bankgok'ta Tayland(siyam) askerleri de bize katıldılar. Port Sait ilk uğradığımız liman oldu. Gemi durunca çevremiz kayıklarla doldu. En çok deve derisi eşyalar ayakkabı, bavul bir de duvar halısı, seccade vs. satılıyordu.
Biz vapurdan "How much ?" diyoruz, kayıkçı da mesela 90 dolar istiyorsa, parmaklarıyla gösteriyordu , kayıktaki 80'e iniyor, gemideki on ikiye çıkıyor, sonuçta 90 dolarlık eşya on beş dolara iniyordu. bazen parayı alan kayıkçı malı vermeden kaçıyor, bazen de gemideki asker malı alıp, parayı vermeden koca gemide kayboluyordu.
PORT-SAID' de Yunan konsolosu gemiye gelip Yunan askerlerinin mektuplarını toplayıp, postalamak üzere götürdü. bu olay bizi çok üzdü, çünkü bizi soran eden kimse çıkmamıştı. Ama Cibuti'de Port-Sait gibi olmadı. Habeş satıcılar söyledikleri fiyattan katiyen inmiyorlardı. Kolombo'daki durum tam aklımda kalmamış zannımca anormal bir durum yoktu. Hele Japonya'da hiç bir yerde pazarlık yoktu. Kızıldeniz çok sıcaktı. Üst kısmımız tamamen çıplak geziyorduk, biz subaylar kolumuza kırmızı şerit üzerinde bir yıldız takıyorduk.
PORT-SAID' de Yunan konsolosu gemiye gelip Yunan askerlerinin mektuplarını toplayıp, postalamak üzere götürdü. bu olay bizi çok üzdü, çünkü bizi soran eden kimse çıkmamıştı. Ama Cibuti'de Port-Sait gibi olmadı. Habeş satıcılar söyledikleri fiyattan katiyen inmiyorlardı. Kolombo'daki durum tam aklımda kalmamış zannımca anormal bir durum yoktu. Hele Japonya'da hiç bir yerde pazarlık yoktu. Kızıldeniz çok sıcaktı. Üst kısmımız tamamen çıplak geziyorduk, biz subaylar kolumuza kırmızı şerit üzerinde bir yıldız takıyorduk.
GÜVERTEDE TOPLU BAYRAM NAMAZI
Cidde önlerinden geçerken, (Babam Ramazan mı, Kurban mı bayramı olduğunu hatırlamadığı için belirtmemiş. İkisinden biridir dedim. Sonra Yapay Zeka'ya 1952 yılında Kurban Bayramı ve Ramazan Bayramı'nı sordum. Ramazan Bayramı olduğunu anladım) sabahleyin güvertede, yüzümüzü Kıbleye dönerek bayram namazı kıldık. Tabii yalnız Müslümanlar,...Gemide askerler İngilizce iki sözcüğü mükemmel olarak kullanmaya başladılar: "How much ? (Kaça ) ve "only rice"(yalnız pilav)
Babamın bu gerçekten yaşamış olduğu değerli hatırası Müslüman laik olmaz diyenlere gelsin. Babam laikti, Atatürkçüydü ve namaz da kılardı, oruç da tutardı. İşte TSK, babam gibileri ordudan niye atmadı? Çünkü babam dindardı ama "dinci" yani din alıp-satan, Fetöcü, tarikatçı değildi. Ordudan laikleri, Atatürkçüleri Balyoz kumpasıyla atıp, yerine Fetöcüleri, tarikatçıları yerleştirdiler sonucu 15 Temmuz oldu! Hâlâ da suçu laiklere, Atatürkçülere atıyorlar.
AMERİKA KARŞITI SUBAY
Genç bir piyade teğmeni vardı. Sık sık " İlk kurşunu Amerikalıya atacağım !" diyordu. Adamcağız haksız mı? Amerika neresi, Kore neresi? Bir de bizim başımızı yaktılar.😂😂😂
Yine gemide bir kaç subay maaşlarını kimlere bıraktıklarını anlatırken, genelevdeki bir kadının adresini söylüyorlardı! Bize çift maaş ödeniyordu, bir kısmı,20 veya 24 doları Kore'de ödeniyordu, Kalanı Türkiye'de kalıyordu. ben 100 lirayı babama bırakmıştım, kalan eşime ödeniyordu. Döndüğüm zaman, eşim 6000 lira biriktirmişti. O zamanlar bu parayla Üsküdar'da iyi bir arsa veya ev alabilirdim, bir kaç yıl sonra 6000 lirayla bir babama bir de kendime birer kat elbise ancak alabildim!
KANALDAKİ KÖPRÜ
Süveyş kanalında Afrika'yla Asya arasında o gününe kadar hiç görmediğim tarzda bir köprü gördük. Köprü T şeklindeydi. T' 'nin düz ucu Afrika'dan Asya'ya uzanıyor, dik kısmıysa, denizde köprünün ayağı oluyordu. Vapurların geçişi için T'' nin düz kısmı kanala paralel olacak şekilde döndürülüyordu.
TÜRK ŞEHİTLİĞİ
1.Dünya savaşında Mısır'a taaruz eden Cemal Paşa kuvvetlerinin şehitliği ve anıtını hüzünle seyrettik. Bir ara kanalın genişliğini merak ederek kanal ortasındaki gemiden sahile metal para fırlattım kıyıya ulaşmadı. Kızıldeniz'in sıcağı gemiyi sineklerden kurtardı. Ne diğer deniz ve okyanuslarda, ne de Kore'de sineklerden bir daha rahatsız olmadık. Kore'de uçaklardan sinek öldürücü ilaç yapılıyordu. Türkiye'ye dönerken aynı sinek sürüsü yeniden gemiye doldu !
CİBUTİ Cibuti limanında Habeş piyade taburu saf düzeninde hazır bekliyordu. Askerlere denetlemeden sonra bir rahip tarafından birer kaşık kutsal su içirildi. Çocukluğumda bacaklarımıza çizme yerine sardığımız kumaştan "dolak" sarmışlardı.
VAPURDA YEMEK
1. Kore tugayı İskenderun'dan hareket edeceği zaman, vapura domuz eti korkusundan bizimkiler bir sürü koyun getiriyorlar. gemi komutanı
AMERİKA KARŞITI SUBAY
Genç bir piyade teğmeni vardı. Sık sık " İlk kurşunu Amerikalıya atacağım !" diyordu. Adamcağız haksız mı? Amerika neresi, Kore neresi? Bir de bizim başımızı yaktılar.😂😂😂
Yine gemide bir kaç subay maaşlarını kimlere bıraktıklarını anlatırken, genelevdeki bir kadının adresini söylüyorlardı! Bize çift maaş ödeniyordu, bir kısmı,20 veya 24 doları Kore'de ödeniyordu, Kalanı Türkiye'de kalıyordu. ben 100 lirayı babama bırakmıştım, kalan eşime ödeniyordu. Döndüğüm zaman, eşim 6000 lira biriktirmişti. O zamanlar bu parayla Üsküdar'da iyi bir arsa veya ev alabilirdim, bir kaç yıl sonra 6000 lirayla bir babama bir de kendime birer kat elbise ancak alabildim!
KANALDAKİ KÖPRÜ
Süveyş kanalında Afrika'yla Asya arasında o gününe kadar hiç görmediğim tarzda bir köprü gördük. Köprü T şeklindeydi. T' 'nin düz ucu Afrika'dan Asya'ya uzanıyor, dik kısmıysa, denizde köprünün ayağı oluyordu. Vapurların geçişi için T'' nin düz kısmı kanala paralel olacak şekilde döndürülüyordu.
TÜRK ŞEHİTLİĞİ
1.Dünya savaşında Mısır'a taaruz eden Cemal Paşa kuvvetlerinin şehitliği ve anıtını hüzünle seyrettik. Bir ara kanalın genişliğini merak ederek kanal ortasındaki gemiden sahile metal para fırlattım kıyıya ulaşmadı. Kızıldeniz'in sıcağı gemiyi sineklerden kurtardı. Ne diğer deniz ve okyanuslarda, ne de Kore'de sineklerden bir daha rahatsız olmadık. Kore'de uçaklardan sinek öldürücü ilaç yapılıyordu. Türkiye'ye dönerken aynı sinek sürüsü yeniden gemiye doldu !
CİBUTİ Cibuti limanında Habeş piyade taburu saf düzeninde hazır bekliyordu. Askerlere denetlemeden sonra bir rahip tarafından birer kaşık kutsal su içirildi. Çocukluğumda bacaklarımıza çizme yerine sardığımız kumaştan "dolak" sarmışlardı.
VAPURDA YEMEK
1. Kore tugayı İskenderun'dan hareket edeceği zaman, vapura domuz eti korkusundan bizimkiler bir sürü koyun getiriyorlar. gemi komutanı
"Bir aylık yiyecek stokumuz tamam bu koyunları alamayız diyerek geri çeviriyorlar.
Hatta karpuz ve benzeri yiyecekleri " siz insan gübresi kullanıyorsunuz" diyerek almamışlar. Bizimkiler yemekte domuz eti vardır diyerek tabağına sadece haşlanmış pirinç koydururyor,,sonra tuz. margarin ve biber ekerek pilav niyetine yiyor...ben doğrusu önüme ne gelirse, bilhassa soğuk etleri afiyetle yiyordum. Domuz korkusuyla yarı aç kalanlar akşam kamaralarda (subay ve astsubaylar) Türkiye'den getirdikleri rakıları içip, kumar oynuyorlar bazıları da geminin kuytu köşelerinde kumar partisi düzenliyorlar...onları haber alan görevliler de bir düğmeye basarak mıknatıslı olan kapıları kapatıp, grubu yakalıyorlardı. Yemek salonunda arkadaşlarla aramızda garsonlara ne kadar bahşiş bıraksak diye konuşuyoruz. Bizim yüzbaşı maşının en az dört-beş katı maaş aldıklarını öğrenince bahşiş vermekten vazgeçtik. Yemeğe gelirken Amerikalı bir subay elinde kronometre gibi bir sayaç aletiyle yemek kuyruğuna girenleri sayıyor. biz vapurda 2000 civarında bir personeliz..sayı 2000'i çok geçtiği halde bizim kuyruk hiç bitmiyor, sayaç bozuk değil meğerse domuz eti yemekten korkan bizimkiler armut, portakal gibi domuzsuz olduğu garanti olan yiyecekleri alıp, pencereden çıkıp yeniden kuyruğa giriyorlarmış.
KOLOMBO
Giderken Aden'e uğramadık. .Doğru Sri Lanka (Seylan Adası) nın başkenti Kolombo limanına demir attık. Kıyıdan itibaren yemyeşil yüksek ağaçlarla dolu büyük bir ada.. şehir ağaçlar arasında adeta kaybolmuştu.. yine geminin çevresini kayıklar sardı, Muz, hindistan cevizi ve ananas bolluğu hala gözlerimin önündedir...O yıllarda ülkemizde böyle meyveler çok nadir bulunurdu. Bir de ahşap aslan, kaplan, bibloları satılıyordu, iki tane kendime, iki tane de kayınbiraderime satın aldım. Ellerde dolaşan şemsiye benzeri hevenk hevenk muzlar pek iştah açıcıydı, ayrıca gemicilerin ağızlarındaki kırmızılık pek tuhaftı, bunun çiğneme tütününden ileri geldiğini öğrendik.2. dünya savaşı biteli 7 yıl olmuştu. gemiden denizcilere Nazi selamı işareti yapıp eğlenenler olunca çok kızıyorlardı. Oradan aldığım meşhur Seylan çayını Türkiye'ye dönüşte kayınvalidem çok beğenmişti.
Karaya beş, on subay çıktı. kısa bir turdan sonra döndüler. Kolombo dan kalktıktan sonra büyük bir fırtınanın yaklaştığı haberi duyuldu. ABD de fırtınaların adı var...Bir kaç gün veya saat önceden alarm veriliyor ...istikametten ...hızla..genişliikte...fırtınası geliyor diye... Gemi fırtınaya yakalanmamak için yönünü değiştirdi, gemimiz Hint okyanusunda doğuya doğru gitmekteyken, Güney' e dönüp fırtına istikametinden kurtulacağı zaman yeniden kendi istikametine döndü, bu yüzden ilk tugay 21 günde varmışken, biz 29 günde vardık.
TÜRK-HABEŞ KAVGASI
Gemiye binince tabancalarımızı komutanlığa teslim etmemiş istenmişti Çoğunluk sanırım teslim etti. Bazılarıysa vermediler bunun nedeni bizim Kırıkkale tabancalarının Amerikalıların hoşuna gitmesi ve iyi paraya satın almalarıymış,bunu önlemek için silahları toplamaya karar vermişler dönüşte geri vereceklermiş. Ben komutanımıza tabancamı teslim etmeyeceğimi alınanların depoda paslanacağıni, benimse tabancamı temizleyip, yağlayarak muhafaza edeceğimi ve dönüşte de sağ kalırsam ona göstereceğimi söyledim dediğimi de yaptım.Bizim personelde bıçak, tabanca vs. bulunmuyordu Bizden bir er ile bir Habeş eri arasında alışveriş (saat veya başka bir şey)yüzünden kavga çıkmaz mı, hava da sıcak... sinirler gergin... kavga büyüdü. Bir asker bağırıyordu ; " Onu çiğ çiğ yiyeceğim" "Kore' ye varalım orada Çinlileri yersin" dedik. Bizimkilere "çök" emrini verdik, yalnız subaylar ayakta kaldı, kavgacıları çok güçlükle yatıştırdık. . Meğerse bir Habeş askeri "dolak" ından çıkardığı bıçakla bizim bir askerimizi yaralamış! Ondan sonra maalesef Habeşlerle düşman olduk!
VAPURDA TEMİZLİK
Vapurda her sabah günlük temizlik yapılıyordu. Görevli subaylar gezip kontrol ediyor elinde beyaz bir mendil en kuytu yerlere sürüyor mendil kirlenirse temizlik yeniden başlıyordu. Bazen bu iş öğleye kadar uzuyor ve bu süre zarfında tuvaletler kullanılmıyordu. Kolombo 'dan alınan muz, ananas ve benzeri meyveler çok yenince bazı askerler ishal olup tuvaletler de kapalı olunca kendilerini tutamayıp altlarına yaptılar. Bizim eratın kamaralarına giden yol Habeşlerin merdivenlerinden geçiyor Onlar da kesin emir almışlar temizlik bitene kadar kimseyi bırakmıyorlar. ben güvertede üç yerde insan pisliği gördüm birisi ayağa kalkamıyor kımıldayamıyordu on kadar eri çağırdım sırtları oturan askere dönük olarak halka yaptırdım bir asker gönderip temiz çamaşır aldırdık asker üstünü değiştirdi sonra hortumla çok tazyikli su fışkırtıp güverteyi temizlediler. 50'li yıllarda şimdiki gibi Çikita muz, anannas bol değildi, sonuçta millet ölçüyü kaçırdı.Bu trajikomik olayı hatırladıkça hala gülerim
YEDİ DENİZLER HAKİMİ NEPTÜN'ün BELGESİ

Malaka boğazı 'nı ve Singapur'u sanırım gece geçtik oraya dair hiç bir şey hatırlamıyorum.Gündüz Ekvator( sıfır enlem) çizgisini geçtik Bu nedenle denizcilerin hoş bir geleneği uygulandı Okyanus yolculuğunu tamamlayanlara Yedi deniz Hakimi Neptün adına baş mabeyincisi gemi komutanının imzasıyla bir belge verdiler. Siyam'ın başkenti Bangkok Ekvator 'u geçtikten sonra Kuzeye döndük Siyam körfezini boydan boya geçtik Hatırladığım kadarıyla bir günden fazla sürdü, sonra bir nehre girdik, Bangkok haliç gibi bu uzun nehrin sonundaydı, şehir çok uzaktaydı hiç bir şey göremedik, Siyam(Tayland) dan yine asker aldık .yine Siyam körfezinden tekrar geriye döndük .Kedi meraklısı eşimden methini duyduğum Siyam kedisini İngilizce bilen Siyamlı bir subaya sordum ama bilmiyordu.
KORE-PUSAN
Siyam körfezinden çıkmak da uzun sürdü sonra yine Güneye döndük Hint Okyanusunda olduğu gibi büyük bir fırtınanın yaklaştığı haberi geldi Bu yüzden gemi rotasını doğuya doğru değiştirdi ve tekrar kuzeye döndük gemimiz saate 20 mil kadar yapıyordu Pusan' a 10 saatlik bir yolumuz kalmıştı Yolun (Ekvator-Pusan) yarısındaydık ki bir uçak geldi, düşman uçağı değilmiş biraz telaşlandık,sonra rahat bir nefes aldık.Ertesi sabah uzun yolculuğumuzun sonuna Kore- Pusan' a varacaktık. Gemide açık saçık kadın resimleriyle dolu dergiler ve iskambil kağıtları elden ele dolaşıyordu. Sabahleyin Pusan limanına yaklaştık (6 Temmuz ) Gerekli formaliteler için bekledik bu arada denizi seyrettik. Pırıl pırıldı, dipte kum, balıklar görünüyordu Para atıyorduk çocuklar dalıp çıkartıyorlardı. Bir de filikalarda dümen yoktu tek bir küreği pervane gibi çevirince kayık ilerliyordu.
Torbalarımızı alıp merdivenlerden indik ve doğruca tren garına gittik tren hattı boyunca tel örgüler vardı Bazı siviller tele yaklaşınca askeri polis (MP) onları uzaklaştırıyordu, adamlar bir şeyler satmak ve anlatılanlara göre kadın pazarlamak istiyenler varmış.On oniki yaşlarında bir erkek çocuk tele yaklaştı askeri polis gelinceye kadar Türkçe olarak "Ağabey beni birliğinize götürür müsünüz?" diye yalvardı Anlattığına göre kimsesi yokmuş boğaz tokluğuna mutfakta patates soymak soğan doğramak gibi işlerde çalışmış o arada Türkçeyi de güzelce öğrenmiş. Savaşın özellikle çocuklar için ne korkuç bir felaket olduğunu gözlerimiz ve kulaklarımızla anladık. Öğleye doğru tren hareket etti Bir köyde durdu Ben nöbetçi subayıydım İnip baktım tren iki çocuğu ezmiş, param parça olmuştu. Etrafta ne kalabalık, ne de ağlayan vardı, köyde normal hayat devam ediyordu.Ama o zavallı çocukların görüntüsü 50 yıldır gözlerimin önünden gitmedi. 😢😢😢😢😢😢😢😢😢
Yarım saat kadar sonra yola devam ettik. Son istasyondan kamyonlarla ordugah bölgesine gittik ,orada hazırlanmış olan şişme yatak, portatif karyola, cibinlik, amerikan askeri üniforması, battaniyeler, uyku tulumu vs. gibi çeşlitli ihtiyaç malzemelerini sırtladık ve kılavuzun arkasından muhabere idare yerindeki çadırlarımıza gittik (7 Temmuz 52 Pazartesi)
Benim çadırım tek kişilik bir oda gibiydi, üstünde kaput bezinden bir astar vardı, girişte antre gibi bir bölme de vardı. Bir de su bidonu vardı ki antrede güneşte ısınıyor ve onunla yıkanıyordum .Fakat ilk Tokyo iznimde fırtına çıkıp çadırımı parçalamış eşyalarımı arkadaşlar mesai çadırıma taşımışlardı. Daha sonra iki kişilik çadırda kaldım, arkadaşım "Ölü Cahit" lakaplı üsteğmen Cahit' di. O da geceleri arkadaşlarının yanına veya kumara giderdi.Ben uyuduktan sonra sabaha karşı gelirdi. Ben kalktığımda da uyumakta olurdu. sabahleyin çalışma çadırına geçtik. Keşif raporlarının alınıp yazılması keşif kolları çıkarılması birliklerle komşu birlikler arasında koordinasyon hava raporlarının alınıp verilmesi istihbarat brifingi hazırlanması ve verilmesi periyodik istihbarat raporları günlük parolaların (şahıs, araç tanıtma, kıtaların, ön hattının tanıtılması ,alınıp yayınlanması vs.)belirlenmesi gibi işler bana aitti.
Cephede 3. tabur vardı. Cephenin en kritik bölgesi Kumkale bölgesiydi orada karşılıklı siperler arası Çanakkale deki gibi 10-12 metre kadardı.. Kum torbasından sığınaklar yapılmış mazgaldan iki taraf birbirini gözetliyordu. Birlik değiştirmeye 2, 3 gün kala, bizim eri düşman miğferi alnından delen bir kurşunla şehit etmiş... iki günde 2. şubenin görevlerini kavradım 2.tugaydan kalan arkadaşlar "yeni gelin geldi, işleri o yapar, biz artık rahatız "diyerek bütün işleri bana yıktılar. Çadırlara yerleşince ilk iş olarak mektup yazmaya koyulduk adresi 2. tugay personelinden öğrendik mektuplar Amerika üzerinden gidip geliyordu. Keşif planlarını yayınlamak periyodik istihbarat raporunu ve brifingi hazırlamak anlatmak hep benim işim... gün aşırı nöbet tutuyorum... önümde altılık bir telefon santrali, ayrıca üç dört telefon ..keşif kollarını telefonla takip ediyorum...1.No lu keşif kolu çıktı, 2. no hedefe vardı 5.No keşif kolu düşman keşif koluyla .....da 15 dakika çarpıştı, yaralı, zaiyat yok......nolu keşif kolu vukuatsız döndü.. gibi... Neredeyse hiç uyumuyor, sabah 9 da brifinge çıkıyordum...zayıflıktan Colt tabancam belimde düzgün durmuyor sarkıyordu....cekedin sol üst cebinde de( Amerikan elbisesinin cepleri büyük) Kırıkkale tabancam var... Komutanımız bıyıksızdı.sanırım benim bıyıklarım için her brifingte kılık kıyafetini düzelt diyor ben tabancamı palaskamı düzeltmeye çalışıyorum ama bir türlü düzelmiyordu.
Tugayımız 25 . USA piyade tümenine bağlıydı.Hala hatırlarım, G2 (isthbarattı ve şube telefon numaramız 62'ydi. .(six two) Askeri raporları İngilizce verebiliyordum, çünkü belki topu topu hepsi 100 kelimeydi. Amerikalı bir komutan gelirse, haritadan düşman durumunu anlatabiliyor hatta hava raporunu da İngilizce olarak söyleyebiliyordum ama o arada başka bir şey sorarlarsa anlayamadığımdan "just a moment ,the interpreter is not here." (Bir saniye tercüman burada değil) demek zorunda kalıyordum.İngilizce alfabenin heceleme levhasını ezberledim. Koordinatları kodlayarak okuyorum: a; able, b:baker, C: Charlie, D:dog...gibi çünkü karşı tarafla konuşma yapmıyoruz sadece ben konuşuyorum bu yüzyden yanımdaki kolej mezunu tercümanlar beni de İngilizce biliyor sanmışlar. Onlara Türkçe yazıp tercüme ettirince askeri İngilizce bilmedikleri için bu sefer onlar eksik söylüyorlar. karşıdan soru geliyor asteğmen de bana soruyor...kağıtta yazdığımı gösteriyorum rapor formu şöyle: Ne ,nerede, ne kadar, ne durumda, sonuç...MRL: Main Resistance Line Esas Muhabere Hattı OP:Observer Point Gözetleme Yeri, Artillery :topçu: mortar: havan, shell report: mermi raporu, no casualties- no damage: zaiyat, hasar yok ,şehit: killed in action, yaralı: wounded in action gibiydi.
PAROLAYI UNUTUNCA 😄😄😄
Benim önemli görevlerimden birisi de günlük parolaları hazırlamak, tümenden gelince harekat çadırındaki levhaları düzeltmek ve birliklere yayınlamaktı. Filmlerde genellikle parola bir tanedir, oysa gerçek hayatta çok çeşitli parolalar kullanıyorduk. nöbetçilerin tanımadığı kişilere sorduğu parola bir kelimeliktir karşılığına da işareti denir ki gelenin de nöbetçiyi tanıması içindir. Cephedeyse uçaklarımızın dost birlikleri bombalamaması için her gün değişen renkli işaret bezleri en ileri hattımızı düşman hattından ayırmak içindir. Dost motorlu araçlarını tanımak için de /tank vs) renkli bezler kullanılır... ayrıca mevki mevzi telefonda söyleyince düşman anlamasın diye koordinatlar kodlu olarak bildirilir bunun için 0 dan 9 a kadar rakamların karşısına bir iki kelime yazılır aynı harf birden fazlaysa silinir koordinattaki o rakamın karşısındaki harf heceleme levhasından söylenir Düşmanın attığı mermi bize zaiyat verdirirse açık söylersek aynı noktaya çok atış yapılır çok kayıp verilir kodlama bunu önlemek içindir Vegas savaşı sırasında cepheye giderken, kendi yazdığım o günkü sözlü parolayı unutmuşum! Yanıma da not almadım ,o yüzden Amerikan tank taburunda sorguya çekildik. Cahil bir askerle karşılaşsaydım parolaya cevap alamayınca ateş bile edebilirdi.
ÇADIRDA İLK GECE
İlk çadırım iki bölmeliydi tavanda astarı da vardı çok hoşuma gitmişti ama ilk geceler epey korku geçirmiştim. Hareketli savaşlarda söylendiğine göre bazı subayları uyurken uyku tulumuyla düşman omuzlayıp götürmüş, ben de o yüzden tabancamı uyku tulumu içine koyuyordum bir tehlike anında fermuarı açmak, hele ayakkabı bağına benzer uzun bağcıkları çözmek mümkün değildi.Ben haber alma şubesi mülhakıydım ihtiyatta dinlenmede harekat olmasa da komşu birliklerden gelen harekat haberleri akıyordu benim için dinlenme hiç yoktu Amerika' dan moral için sanatçılar gelip show yapıyorlardu işte show kelimesini ilk defa burada duyduk . (Marilyn Monroe da gelmiş ama babam oradayken mi daha önce mi hatırlamıyorum)
Herkes showu seyretmeye gidiyor, bizim Nedim Özaltan (şube müdürü) da şiş kebabı hazırlatıyordu Büyük yemek çadırında veya yakınında şömine benzeri özel bir fırın yapılmıştı şube müdürümüz böyle hünerleriyle çok övünürdü O sırada tugayımızın büyük kısmı da geldi Komutanımız Sırrı Acar tuğgeneralliğe yükseldi eski general Namık Argüç de Türkiye' ye döndü. PX Bizdeki kantinlere orada PX deniliyordu.Ayrıca subay ,astsubay, bütün personele her sabah dağıtılan günlük veya haftalık tüketim maddelerine de aynı ad veriliyordu.
İLK KEZ COCA COLA'yı İÇİYORUZ
Bunlar bir paket sigara veya pipo çiğneme tütünü, kibrit, sakız, üç beş tablet çikolata, haftada bir veya daha seyrek traş sabunu, banyo sabunu, diş fırçası, macun, tatbikatlarda konservelerle birlikte ısıtmak için hap tavla taşı kadar minik bir hap, (iki taşın arasına konup kibrit çakınca bir konserveyi ısıtıyordu) su arıtma hapı (klor hapı) , naylon poşet (çiş yapmak için) tuvaletimiz olduğu için biz kullanmadık! Hatırladığıma göre o zaman şu sigaraları veriyorlardı: Lucky, Chesterfield, Camel, Cool,. Sigara içmeyenler paketleri biriktirip 10 tane olunca geri verip yerine bir tane box alıyorlar(onluk paket) Türkiye' ye getirmek için Ben Türkiye' ye dönüşte tam 70 paket biriktirmiştim .Sigara tiryakisi kayınbiraderime iyi bir hediye olmuştu. Ayrıca Coca Colayı da ilk defa burada içtik.
YARALANDIĞIMI SANDIM
İlk yerleştiğimiz cephedeydik, havalar çok sıcaktı, mesai çadırında oturulmuyordu, çadırın arkasına dallardan bir çardak gibi gölgelik yapılmıştı, telefon defterim ve telefonum asker yapımı bir kanepenin üstündeydi, tek başımaydım, bir tabur S2(tabur istihbaratı)sinden telefon geldi. Tam konuşurken sanki koluma bir mermi parçası çarptı ve yere yuvarlandım mikro telefon elimden fırladı, bir an içimden şöyle dedim. "bana iri bir mermi parçası çarptı yaralamadı herhalde hızı kesilmişti " telefonu yerden alıp tekrar telefonu açtım karşıdaki arkadaş bana da çarptı hattımıza yıldırım düştü dedi o zaman olayı anladım ve görevime devam ettim.
YEMEK DURUMU
Bir çok personel domuz eti veya yağı vardır zannıyla gemide veya savaş alanında yemeklerini tam yemiyor, sadece pilav yiyordu. Oradaki aşçılar da bizim bildiğimiz gibi güzel güzel pilav yapamıyor ,sadece pirinci tuzlu suda haşlıyorlardı. Bu pirinç lapasına biraz margarin, salça ve tuz, biber karıştırıp yiyorlardı ama pilav annemizin ki gibi olmuyordu ! sofralarda greyfurt suyu fıstık ezmesi sabahları süt (süt tozundan) ve sarımsak tozu bulunuyordu. Kahvaltıda siyah zeytin yoktu ve yeşil zeytinle, bildiğimiz hıyar turşusu şekerliydi.Yazın yemekhanede upuzun bir masa olurdu ,ortasına on kişi için bir tuvalet kağıdı rulosu konuyordu, bizden önceki tugaylar tuvalet kağıdını esas yerinde kullanmadıklarından, yemekte kağıt peçete yerine kullanıyorlardı Bunu ilk gören yabancılar bıyık altından gülüyorlardı sonra alıştılar.Koreliler yiyeceğe "çap çap" diyorlar ve ellerini ağızlarına götürerek yiyecek istiyorlardı.Kışın karavanayla dondurma da veriyorlardı.
YEMEK ÇADIRINDA YANGIN ÇIKIYOR
Kıt'aları bilemiyorum, tugay komuta yerinde üç defa yangın çıkmıştı. Sobayı fazla açınca borudan alev çıkmaya başlıyor ve çadırı tutuşturuyordu. Ben akşamdan bir matara su ısıtıyor sonra sobayı söndürüyordum ama çok da üşüyordum ısınan matarayla uyku tultmunun içini yatmadan evvel ütülüyerek ısıtıyordum sabahleyin de ılık hale gelen suyla yüzümü yıkıyor ve traş oluyordum Karargahın yemekhane çadırında yangın çıkınca, hepimiz söndürmeye ve bazı eşyaları kurtarmaya koştuk Bir de ne görelim ? Bildiğimiz siyah zeytinler, peynirler, piliçler BM tatlıları (üzüm,ananas,armut, muz.komposto) ortaya çıkmaz mı! Meğerse bunları bizden saklamışlar , generalimiz, komutan muavini ,kurmay başkanı, bir de Amerikalı irtibat subayı yemekleri ayrı yiyorlardı. Sebebi anlaşıldı ! Biz de bizden esirgenen bu yiyecekleri saklayıp sonra kendimize bir güzel ziyafet çektik.
😂😂😂😂
ZAYİAT RAPORU
Cepheye yeni girmiştik, top ve havan mermisi kritik durumdaydı ve sayılı veriliyordu. .Mesela günde silah başına 8 top ve 10 havan mermisi gibi...böylece gereksiz cephane israfı önleniyordu. Anımsadığıma göre topçu 15 kişiden az düşmana ateş açmayacak, onlara piyade kendi ağır silahlarıyla atış yapacakdı Bu emirden sonra beş,on düşman gören ileri gözetleyiciler bunu on beş ve daha fazla diye bildirip topçu ateşi açtırıyorlardı. Sonra da topçuyu teşvik etmek için " Yaşşa topçu! Aslan topçu !Tam isabet! 5 ölü, 10 yaralı var " gibi abartmalı raporlar veriyorlardı. Bütün gün 3 piyade taburu, topçu taburu, havan, keşif, uçaksavar bölüklerinden gelen raporlar toplanınca, günde 50,100 kadar düşman öldürülmüş görülüyordu...bağlı olduğumuz 25.tümen 62 No'ya telefonla akşam raporu yazdırıyordum : Tahmini yaralı....sayılan yaralı... sayılan ölü 72 tahmini ölü 30 deyince,karşı telefondaki Amerikalıdan uzunca bir ıslık sesi geldi ! Ben hemen uyandım , önce 3. piyade taburu S-2 üsteğmen Ömer beyi aradım ve ona aynen şöyle dedim. -''
Karşımızda ...Kuzey Kore piyade alayı var, mevcudu en çok 2000 kişi kadar hava hakimiyeti BM'de, ikmal yapamıyorlar, ama çok iyi gizleniyorlar, tahkimat yapıyorlar günde yüzlerce havan ve top mermisi atıyorlar, bizim zaiyatımız günde bir kaç yaralı, şehit ise haftada veya ayda bir kaç kişi... sizin raporunuza göre iki, üç hafta sonra karşımızdaki alay tamamen eriyip yok olacak!..Hedef Mapasan dağı ileri emri verilirse, yürüyebilir misiniz dedim " Hayır" cevabını alınca, -Öyleyse şu raporları şişirmeden gerçeğe uygun olarak tekrarlayın dedim Ondan sonra raporlar düzeldi. Islıklar da kesildi.
BİR ÇADIRDA 20 ASTEĞMEN
Tugayda 20-30 asteğmen vardı. Hepsi de tercüman, İngilizce biliyor..ama ben üç günde İngilizce heceleme levhasını ezberlediğimden mermi raporlarını verirken şakır şakır İngilizce konuştuğumu sanıyorlar. Dediğim kodlu olarak şu paftada şu koordinat şu kadar ...milimetrelik top veya havan mermisi düştü ...yaralı var veya yok...zaiyat hasar yok No casualties no damage) Tercümanlara raporu Türkçe veriyorum ve tümen G2'sine(istihbarat subayı) okumasını söylüyorum, her rapor beş, altı soruya cevap verecek yarısını okuyup bitiriyor karşıdan soru geliyor tercüman bana soruyor verdiğim kağıtta yazılı gösteriyorum haa deyip onu da okuyor..gene bir soru ve ben de kağıtta gösteriyorum velhasıl böyle bir iki hafta ben bilgiçlik tasladım sonra onlar da alıştılar.
KOLOMBO
Giderken Aden'e uğramadık. .Doğru Sri Lanka (Seylan Adası) nın başkenti Kolombo limanına demir attık. Kıyıdan itibaren yemyeşil yüksek ağaçlarla dolu büyük bir ada.. şehir ağaçlar arasında adeta kaybolmuştu.. yine geminin çevresini kayıklar sardı, Muz, hindistan cevizi ve ananas bolluğu hala gözlerimin önündedir...O yıllarda ülkemizde böyle meyveler çok nadir bulunurdu. Bir de ahşap aslan, kaplan, bibloları satılıyordu, iki tane kendime, iki tane de kayınbiraderime satın aldım. Ellerde dolaşan şemsiye benzeri hevenk hevenk muzlar pek iştah açıcıydı, ayrıca gemicilerin ağızlarındaki kırmızılık pek tuhaftı, bunun çiğneme tütününden ileri geldiğini öğrendik.2. dünya savaşı biteli 7 yıl olmuştu. gemiden denizcilere Nazi selamı işareti yapıp eğlenenler olunca çok kızıyorlardı. Oradan aldığım meşhur Seylan çayını Türkiye'ye dönüşte kayınvalidem çok beğenmişti.
Karaya beş, on subay çıktı. kısa bir turdan sonra döndüler. Kolombo dan kalktıktan sonra büyük bir fırtınanın yaklaştığı haberi duyuldu. ABD de fırtınaların adı var...Bir kaç gün veya saat önceden alarm veriliyor ...istikametten ...hızla..genişliikte...fırtınası geliyor diye... Gemi fırtınaya yakalanmamak için yönünü değiştirdi, gemimiz Hint okyanusunda doğuya doğru gitmekteyken, Güney' e dönüp fırtına istikametinden kurtulacağı zaman yeniden kendi istikametine döndü, bu yüzden ilk tugay 21 günde varmışken, biz 29 günde vardık.
TÜRK-HABEŞ KAVGASI
Gemiye binince tabancalarımızı komutanlığa teslim etmemiş istenmişti Çoğunluk sanırım teslim etti. Bazılarıysa vermediler bunun nedeni bizim Kırıkkale tabancalarının Amerikalıların hoşuna gitmesi ve iyi paraya satın almalarıymış,bunu önlemek için silahları toplamaya karar vermişler dönüşte geri vereceklermiş. Ben komutanımıza tabancamı teslim etmeyeceğimi alınanların depoda paslanacağıni, benimse tabancamı temizleyip, yağlayarak muhafaza edeceğimi ve dönüşte de sağ kalırsam ona göstereceğimi söyledim dediğimi de yaptım.Bizim personelde bıçak, tabanca vs. bulunmuyordu Bizden bir er ile bir Habeş eri arasında alışveriş (saat veya başka bir şey)yüzünden kavga çıkmaz mı, hava da sıcak... sinirler gergin... kavga büyüdü. Bir asker bağırıyordu ; " Onu çiğ çiğ yiyeceğim" "Kore' ye varalım orada Çinlileri yersin" dedik. Bizimkilere "çök" emrini verdik, yalnız subaylar ayakta kaldı, kavgacıları çok güçlükle yatıştırdık. . Meğerse bir Habeş askeri "dolak" ından çıkardığı bıçakla bizim bir askerimizi yaralamış! Ondan sonra maalesef Habeşlerle düşman olduk!
VAPURDA TEMİZLİK
Vapurda her sabah günlük temizlik yapılıyordu. Görevli subaylar gezip kontrol ediyor elinde beyaz bir mendil en kuytu yerlere sürüyor mendil kirlenirse temizlik yeniden başlıyordu. Bazen bu iş öğleye kadar uzuyor ve bu süre zarfında tuvaletler kullanılmıyordu. Kolombo 'dan alınan muz, ananas ve benzeri meyveler çok yenince bazı askerler ishal olup tuvaletler de kapalı olunca kendilerini tutamayıp altlarına yaptılar. Bizim eratın kamaralarına giden yol Habeşlerin merdivenlerinden geçiyor Onlar da kesin emir almışlar temizlik bitene kadar kimseyi bırakmıyorlar. ben güvertede üç yerde insan pisliği gördüm birisi ayağa kalkamıyor kımıldayamıyordu on kadar eri çağırdım sırtları oturan askere dönük olarak halka yaptırdım bir asker gönderip temiz çamaşır aldırdık asker üstünü değiştirdi sonra hortumla çok tazyikli su fışkırtıp güverteyi temizlediler. 50'li yıllarda şimdiki gibi Çikita muz, anannas bol değildi, sonuçta millet ölçüyü kaçırdı.Bu trajikomik olayı hatırladıkça hala gülerim
YEDİ DENİZLER HAKİMİ NEPTÜN'ün BELGESİ

Malaka boğazı 'nı ve Singapur'u sanırım gece geçtik oraya dair hiç bir şey hatırlamıyorum.Gündüz Ekvator( sıfır enlem) çizgisini geçtik Bu nedenle denizcilerin hoş bir geleneği uygulandı Okyanus yolculuğunu tamamlayanlara Yedi deniz Hakimi Neptün adına baş mabeyincisi gemi komutanının imzasıyla bir belge verdiler. Siyam'ın başkenti Bangkok Ekvator 'u geçtikten sonra Kuzeye döndük Siyam körfezini boydan boya geçtik Hatırladığım kadarıyla bir günden fazla sürdü, sonra bir nehre girdik, Bangkok haliç gibi bu uzun nehrin sonundaydı, şehir çok uzaktaydı hiç bir şey göremedik, Siyam(Tayland) dan yine asker aldık .yine Siyam körfezinden tekrar geriye döndük .Kedi meraklısı eşimden methini duyduğum Siyam kedisini İngilizce bilen Siyamlı bir subaya sordum ama bilmiyordu.
KORE-PUSAN
Siyam körfezinden çıkmak da uzun sürdü sonra yine Güneye döndük Hint Okyanusunda olduğu gibi büyük bir fırtınanın yaklaştığı haberi geldi Bu yüzden gemi rotasını doğuya doğru değiştirdi ve tekrar kuzeye döndük gemimiz saate 20 mil kadar yapıyordu Pusan' a 10 saatlik bir yolumuz kalmıştı Yolun (Ekvator-Pusan) yarısındaydık ki bir uçak geldi, düşman uçağı değilmiş biraz telaşlandık,sonra rahat bir nefes aldık.Ertesi sabah uzun yolculuğumuzun sonuna Kore- Pusan' a varacaktık. Gemide açık saçık kadın resimleriyle dolu dergiler ve iskambil kağıtları elden ele dolaşıyordu. Sabahleyin Pusan limanına yaklaştık (6 Temmuz ) Gerekli formaliteler için bekledik bu arada denizi seyrettik. Pırıl pırıldı, dipte kum, balıklar görünüyordu Para atıyorduk çocuklar dalıp çıkartıyorlardı. Bir de filikalarda dümen yoktu tek bir küreği pervane gibi çevirince kayık ilerliyordu.
Torbalarımızı alıp merdivenlerden indik ve doğruca tren garına gittik tren hattı boyunca tel örgüler vardı Bazı siviller tele yaklaşınca askeri polis (MP) onları uzaklaştırıyordu, adamlar bir şeyler satmak ve anlatılanlara göre kadın pazarlamak istiyenler varmış.On oniki yaşlarında bir erkek çocuk tele yaklaştı askeri polis gelinceye kadar Türkçe olarak "Ağabey beni birliğinize götürür müsünüz?" diye yalvardı Anlattığına göre kimsesi yokmuş boğaz tokluğuna mutfakta patates soymak soğan doğramak gibi işlerde çalışmış o arada Türkçeyi de güzelce öğrenmiş. Savaşın özellikle çocuklar için ne korkuç bir felaket olduğunu gözlerimiz ve kulaklarımızla anladık. Öğleye doğru tren hareket etti Bir köyde durdu Ben nöbetçi subayıydım İnip baktım tren iki çocuğu ezmiş, param parça olmuştu. Etrafta ne kalabalık, ne de ağlayan vardı, köyde normal hayat devam ediyordu.Ama o zavallı çocukların görüntüsü 50 yıldır gözlerimin önünden gitmedi. 😢😢😢😢😢😢😢😢😢
Yarım saat kadar sonra yola devam ettik. Son istasyondan kamyonlarla ordugah bölgesine gittik ,orada hazırlanmış olan şişme yatak, portatif karyola, cibinlik, amerikan askeri üniforması, battaniyeler, uyku tulumu vs. gibi çeşlitli ihtiyaç malzemelerini sırtladık ve kılavuzun arkasından muhabere idare yerindeki çadırlarımıza gittik (7 Temmuz 52 Pazartesi)
Benim çadırım tek kişilik bir oda gibiydi, üstünde kaput bezinden bir astar vardı, girişte antre gibi bir bölme de vardı. Bir de su bidonu vardı ki antrede güneşte ısınıyor ve onunla yıkanıyordum .Fakat ilk Tokyo iznimde fırtına çıkıp çadırımı parçalamış eşyalarımı arkadaşlar mesai çadırıma taşımışlardı. Daha sonra iki kişilik çadırda kaldım, arkadaşım "Ölü Cahit" lakaplı üsteğmen Cahit' di. O da geceleri arkadaşlarının yanına veya kumara giderdi.Ben uyuduktan sonra sabaha karşı gelirdi. Ben kalktığımda da uyumakta olurdu. sabahleyin çalışma çadırına geçtik. Keşif raporlarının alınıp yazılması keşif kolları çıkarılması birliklerle komşu birlikler arasında koordinasyon hava raporlarının alınıp verilmesi istihbarat brifingi hazırlanması ve verilmesi periyodik istihbarat raporları günlük parolaların (şahıs, araç tanıtma, kıtaların, ön hattının tanıtılması ,alınıp yayınlanması vs.)belirlenmesi gibi işler bana aitti.
Cephede 3. tabur vardı. Cephenin en kritik bölgesi Kumkale bölgesiydi orada karşılıklı siperler arası Çanakkale deki gibi 10-12 metre kadardı.. Kum torbasından sığınaklar yapılmış mazgaldan iki taraf birbirini gözetliyordu. Birlik değiştirmeye 2, 3 gün kala, bizim eri düşman miğferi alnından delen bir kurşunla şehit etmiş... iki günde 2. şubenin görevlerini kavradım 2.tugaydan kalan arkadaşlar "yeni gelin geldi, işleri o yapar, biz artık rahatız "diyerek bütün işleri bana yıktılar. Çadırlara yerleşince ilk iş olarak mektup yazmaya koyulduk adresi 2. tugay personelinden öğrendik mektuplar Amerika üzerinden gidip geliyordu. Keşif planlarını yayınlamak periyodik istihbarat raporunu ve brifingi hazırlamak anlatmak hep benim işim... gün aşırı nöbet tutuyorum... önümde altılık bir telefon santrali, ayrıca üç dört telefon ..keşif kollarını telefonla takip ediyorum...1.No lu keşif kolu çıktı, 2. no hedefe vardı 5.No keşif kolu düşman keşif koluyla .....da 15 dakika çarpıştı, yaralı, zaiyat yok......nolu keşif kolu vukuatsız döndü.. gibi... Neredeyse hiç uyumuyor, sabah 9 da brifinge çıkıyordum...zayıflıktan Colt tabancam belimde düzgün durmuyor sarkıyordu....cekedin sol üst cebinde de( Amerikan elbisesinin cepleri büyük) Kırıkkale tabancam var... Komutanımız bıyıksızdı.sanırım benim bıyıklarım için her brifingte kılık kıyafetini düzelt diyor ben tabancamı palaskamı düzeltmeye çalışıyorum ama bir türlü düzelmiyordu.
Tugayımız 25 . USA piyade tümenine bağlıydı.Hala hatırlarım, G2 (isthbarattı ve şube telefon numaramız 62'ydi. .(six two) Askeri raporları İngilizce verebiliyordum, çünkü belki topu topu hepsi 100 kelimeydi. Amerikalı bir komutan gelirse, haritadan düşman durumunu anlatabiliyor hatta hava raporunu da İngilizce olarak söyleyebiliyordum ama o arada başka bir şey sorarlarsa anlayamadığımdan "just a moment ,the interpreter is not here." (Bir saniye tercüman burada değil) demek zorunda kalıyordum.İngilizce alfabenin heceleme levhasını ezberledim. Koordinatları kodlayarak okuyorum: a; able, b:baker, C: Charlie, D:dog...gibi çünkü karşı tarafla konuşma yapmıyoruz sadece ben konuşuyorum bu yüzyden yanımdaki kolej mezunu tercümanlar beni de İngilizce biliyor sanmışlar. Onlara Türkçe yazıp tercüme ettirince askeri İngilizce bilmedikleri için bu sefer onlar eksik söylüyorlar. karşıdan soru geliyor asteğmen de bana soruyor...kağıtta yazdığımı gösteriyorum rapor formu şöyle: Ne ,nerede, ne kadar, ne durumda, sonuç...MRL: Main Resistance Line Esas Muhabere Hattı OP:Observer Point Gözetleme Yeri, Artillery :topçu: mortar: havan, shell report: mermi raporu, no casualties- no damage: zaiyat, hasar yok ,şehit: killed in action, yaralı: wounded in action gibiydi.
PAROLAYI UNUTUNCA 😄😄😄
Benim önemli görevlerimden birisi de günlük parolaları hazırlamak, tümenden gelince harekat çadırındaki levhaları düzeltmek ve birliklere yayınlamaktı. Filmlerde genellikle parola bir tanedir, oysa gerçek hayatta çok çeşitli parolalar kullanıyorduk. nöbetçilerin tanımadığı kişilere sorduğu parola bir kelimeliktir karşılığına da işareti denir ki gelenin de nöbetçiyi tanıması içindir. Cephedeyse uçaklarımızın dost birlikleri bombalamaması için her gün değişen renkli işaret bezleri en ileri hattımızı düşman hattından ayırmak içindir. Dost motorlu araçlarını tanımak için de /tank vs) renkli bezler kullanılır... ayrıca mevki mevzi telefonda söyleyince düşman anlamasın diye koordinatlar kodlu olarak bildirilir bunun için 0 dan 9 a kadar rakamların karşısına bir iki kelime yazılır aynı harf birden fazlaysa silinir koordinattaki o rakamın karşısındaki harf heceleme levhasından söylenir Düşmanın attığı mermi bize zaiyat verdirirse açık söylersek aynı noktaya çok atış yapılır çok kayıp verilir kodlama bunu önlemek içindir Vegas savaşı sırasında cepheye giderken, kendi yazdığım o günkü sözlü parolayı unutmuşum! Yanıma da not almadım ,o yüzden Amerikan tank taburunda sorguya çekildik. Cahil bir askerle karşılaşsaydım parolaya cevap alamayınca ateş bile edebilirdi.
ÇADIRDA İLK GECE
İlk çadırım iki bölmeliydi tavanda astarı da vardı çok hoşuma gitmişti ama ilk geceler epey korku geçirmiştim. Hareketli savaşlarda söylendiğine göre bazı subayları uyurken uyku tulumuyla düşman omuzlayıp götürmüş, ben de o yüzden tabancamı uyku tulumu içine koyuyordum bir tehlike anında fermuarı açmak, hele ayakkabı bağına benzer uzun bağcıkları çözmek mümkün değildi.Ben haber alma şubesi mülhakıydım ihtiyatta dinlenmede harekat olmasa da komşu birliklerden gelen harekat haberleri akıyordu benim için dinlenme hiç yoktu Amerika' dan moral için sanatçılar gelip show yapıyorlardu işte show kelimesini ilk defa burada duyduk . (Marilyn Monroe da gelmiş ama babam oradayken mi daha önce mi hatırlamıyorum)
Herkes showu seyretmeye gidiyor, bizim Nedim Özaltan (şube müdürü) da şiş kebabı hazırlatıyordu Büyük yemek çadırında veya yakınında şömine benzeri özel bir fırın yapılmıştı şube müdürümüz böyle hünerleriyle çok övünürdü O sırada tugayımızın büyük kısmı da geldi Komutanımız Sırrı Acar tuğgeneralliğe yükseldi eski general Namık Argüç de Türkiye' ye döndü. PX Bizdeki kantinlere orada PX deniliyordu.Ayrıca subay ,astsubay, bütün personele her sabah dağıtılan günlük veya haftalık tüketim maddelerine de aynı ad veriliyordu.
İLK KEZ COCA COLA'yı İÇİYORUZ
Bunlar bir paket sigara veya pipo çiğneme tütünü, kibrit, sakız, üç beş tablet çikolata, haftada bir veya daha seyrek traş sabunu, banyo sabunu, diş fırçası, macun, tatbikatlarda konservelerle birlikte ısıtmak için hap tavla taşı kadar minik bir hap, (iki taşın arasına konup kibrit çakınca bir konserveyi ısıtıyordu) su arıtma hapı (klor hapı) , naylon poşet (çiş yapmak için) tuvaletimiz olduğu için biz kullanmadık! Hatırladığıma göre o zaman şu sigaraları veriyorlardı: Lucky, Chesterfield, Camel, Cool,. Sigara içmeyenler paketleri biriktirip 10 tane olunca geri verip yerine bir tane box alıyorlar(onluk paket) Türkiye' ye getirmek için Ben Türkiye' ye dönüşte tam 70 paket biriktirmiştim .Sigara tiryakisi kayınbiraderime iyi bir hediye olmuştu. Ayrıca Coca Colayı da ilk defa burada içtik.
YARALANDIĞIMI SANDIM
İlk yerleştiğimiz cephedeydik, havalar çok sıcaktı, mesai çadırında oturulmuyordu, çadırın arkasına dallardan bir çardak gibi gölgelik yapılmıştı, telefon defterim ve telefonum asker yapımı bir kanepenin üstündeydi, tek başımaydım, bir tabur S2(tabur istihbaratı)sinden telefon geldi. Tam konuşurken sanki koluma bir mermi parçası çarptı ve yere yuvarlandım mikro telefon elimden fırladı, bir an içimden şöyle dedim. "bana iri bir mermi parçası çarptı yaralamadı herhalde hızı kesilmişti " telefonu yerden alıp tekrar telefonu açtım karşıdaki arkadaş bana da çarptı hattımıza yıldırım düştü dedi o zaman olayı anladım ve görevime devam ettim.
YEMEK DURUMU
Bir çok personel domuz eti veya yağı vardır zannıyla gemide veya savaş alanında yemeklerini tam yemiyor, sadece pilav yiyordu. Oradaki aşçılar da bizim bildiğimiz gibi güzel güzel pilav yapamıyor ,sadece pirinci tuzlu suda haşlıyorlardı. Bu pirinç lapasına biraz margarin, salça ve tuz, biber karıştırıp yiyorlardı ama pilav annemizin ki gibi olmuyordu ! sofralarda greyfurt suyu fıstık ezmesi sabahları süt (süt tozundan) ve sarımsak tozu bulunuyordu. Kahvaltıda siyah zeytin yoktu ve yeşil zeytinle, bildiğimiz hıyar turşusu şekerliydi.Yazın yemekhanede upuzun bir masa olurdu ,ortasına on kişi için bir tuvalet kağıdı rulosu konuyordu, bizden önceki tugaylar tuvalet kağıdını esas yerinde kullanmadıklarından, yemekte kağıt peçete yerine kullanıyorlardı Bunu ilk gören yabancılar bıyık altından gülüyorlardı sonra alıştılar.Koreliler yiyeceğe "çap çap" diyorlar ve ellerini ağızlarına götürerek yiyecek istiyorlardı.Kışın karavanayla dondurma da veriyorlardı.
YEMEK ÇADIRINDA YANGIN ÇIKIYOR
Kıt'aları bilemiyorum, tugay komuta yerinde üç defa yangın çıkmıştı. Sobayı fazla açınca borudan alev çıkmaya başlıyor ve çadırı tutuşturuyordu. Ben akşamdan bir matara su ısıtıyor sonra sobayı söndürüyordum ama çok da üşüyordum ısınan matarayla uyku tultmunun içini yatmadan evvel ütülüyerek ısıtıyordum sabahleyin de ılık hale gelen suyla yüzümü yıkıyor ve traş oluyordum Karargahın yemekhane çadırında yangın çıkınca, hepimiz söndürmeye ve bazı eşyaları kurtarmaya koştuk Bir de ne görelim ? Bildiğimiz siyah zeytinler, peynirler, piliçler BM tatlıları (üzüm,ananas,armut, muz.komposto) ortaya çıkmaz mı! Meğerse bunları bizden saklamışlar , generalimiz, komutan muavini ,kurmay başkanı, bir de Amerikalı irtibat subayı yemekleri ayrı yiyorlardı. Sebebi anlaşıldı ! Biz de bizden esirgenen bu yiyecekleri saklayıp sonra kendimize bir güzel ziyafet çektik.
😂😂😂😂
ZAYİAT RAPORU
Cepheye yeni girmiştik, top ve havan mermisi kritik durumdaydı ve sayılı veriliyordu. .Mesela günde silah başına 8 top ve 10 havan mermisi gibi...böylece gereksiz cephane israfı önleniyordu. Anımsadığıma göre topçu 15 kişiden az düşmana ateş açmayacak, onlara piyade kendi ağır silahlarıyla atış yapacakdı Bu emirden sonra beş,on düşman gören ileri gözetleyiciler bunu on beş ve daha fazla diye bildirip topçu ateşi açtırıyorlardı. Sonra da topçuyu teşvik etmek için " Yaşşa topçu! Aslan topçu !Tam isabet! 5 ölü, 10 yaralı var " gibi abartmalı raporlar veriyorlardı. Bütün gün 3 piyade taburu, topçu taburu, havan, keşif, uçaksavar bölüklerinden gelen raporlar toplanınca, günde 50,100 kadar düşman öldürülmüş görülüyordu...bağlı olduğumuz 25.tümen 62 No'ya telefonla akşam raporu yazdırıyordum : Tahmini yaralı....sayılan yaralı... sayılan ölü 72 tahmini ölü 30 deyince,karşı telefondaki Amerikalıdan uzunca bir ıslık sesi geldi ! Ben hemen uyandım , önce 3. piyade taburu S-2 üsteğmen Ömer beyi aradım ve ona aynen şöyle dedim. -''
Karşımızda ...Kuzey Kore piyade alayı var, mevcudu en çok 2000 kişi kadar hava hakimiyeti BM'de, ikmal yapamıyorlar, ama çok iyi gizleniyorlar, tahkimat yapıyorlar günde yüzlerce havan ve top mermisi atıyorlar, bizim zaiyatımız günde bir kaç yaralı, şehit ise haftada veya ayda bir kaç kişi... sizin raporunuza göre iki, üç hafta sonra karşımızdaki alay tamamen eriyip yok olacak!..Hedef Mapasan dağı ileri emri verilirse, yürüyebilir misiniz dedim " Hayır" cevabını alınca, -Öyleyse şu raporları şişirmeden gerçeğe uygun olarak tekrarlayın dedim Ondan sonra raporlar düzeldi. Islıklar da kesildi.
BİR ÇADIRDA 20 ASTEĞMEN
Tugayda 20-30 asteğmen vardı. Hepsi de tercüman, İngilizce biliyor..ama ben üç günde İngilizce heceleme levhasını ezberlediğimden mermi raporlarını verirken şakır şakır İngilizce konuştuğumu sanıyorlar. Dediğim kodlu olarak şu paftada şu koordinat şu kadar ...milimetrelik top veya havan mermisi düştü ...yaralı var veya yok...zaiyat hasar yok No casualties no damage) Tercümanlara raporu Türkçe veriyorum ve tümen G2'sine(istihbarat subayı) okumasını söylüyorum, her rapor beş, altı soruya cevap verecek yarısını okuyup bitiriyor karşıdan soru geliyor tercüman bana soruyor verdiğim kağıtta yazılı gösteriyorum haa deyip onu da okuyor..gene bir soru ve ben de kağıtta gösteriyorum velhasıl böyle bir iki hafta ben bilgiçlik tasladım sonra onlar da alıştılar.
Bir tatbikatta dallar, yapraklarla kamuflaj yapmıştım. Albay "Çıkar onları" dedi. Harp okulunda öyle öğrenmiştik ama komutan istemiyordu, halbuki ben beğeni bekliyordum, komutanın bir bildiği vardı herhalde.
Akşamları hava raporunu verirken ben İngilizce raporu okuyabiliyorum ama karşı taraftan bir soru gelince "just a moment the interpreter is not here" bir dakika tercüman burada değil diyorum 62 No'daki kişi beni çok iyi İngilizce biliyor sanıyormuş! Asteğmenlerin çadırı bir alem. Hatırlayabildiklerim: Erdoğan Özyörük, Metin Sakarya, Ercüment Anar, Ercüment Acar, Mehmet Şahlan..Ercüment'lerden birisi tabancasını çıkartıp namlusuyla başını kaşıyor..karşısındaki aman bana doğrultma şeytan doldurur diye kaçışıyor..Ercüment Anar ve Acar hep cephede ön hat birliklerinde tercümanlık yapmak istiyorlar bir kaçı da de sinemada gösterilen filmleri tercüme etmek isterlerdi . Tümene gidip film alıp gelmeyi tercih ediyorlardı..Lüzumsuz işler görevlisi adı verilen bir subay komutan ve kurmay başkanı çadırından başlayarak zemine boş mermi sandıklarından döşeme ve lambri gibi kaplama yapıyorlardı ama sefasını sürmeden mevzii değişti başka yere taşındık.
DEVE ADIMI YÜRÜYÜŞ
Bizden bir ay kadar sonra gelen arkadaşlarımı çadıra götürüyordum hava kararmış otlar arsında toprak bir patikadan ilerliyorduk.. şaka yapmak için -Arkadaşlar civarda bubi tuzakları olabilir Ben önden gidiyordum, aradan bir süre geçti, samimiyetimiz ilerledi bir gün üsteğmen Necdet Alacaklı: -Yüzbaşım biz ilk gece senin arkanda yürürken ayağımız bubi tuzağına takılmasın diye "deve adımı"yla gidiyorduk. Epey gülüştük.. -Ben önünüzde gidiyordum ya?..Bubi tuzağı olsa önce ben takılmaz mıyım ? !
VORUN-Nİ KÖYÜ
3.Tugayın komuta Muhabere idare yeri düz bir alandı . Üzerinde 15 20 metre aralıkla çalışma çadırları daha uzakta da yatma çadırları otoparkı vs. vardı.Meydanın ortasında bir bayrak direği vardı sürekli bayrak asılıyordu. Temiz olsun diye yerlere hiç sigara atılmazdı, tütünü elde ufalar, kağıdı da minik bir rulo yapıp atardık..Kurmay başkanı Vahit Şelimen buraya bir yüzme havuzu yaptırmak istedi. Sanırım orta boyda bir havuz olacaktı bir asteğmen görevlendirildi dozerle kocaman bir çukur açıldı, Çimento, kum yok, toprak da yumuşak yağmur yağınca havuzun kenarları çöktü ! Sel önüne kum torbaları dizildi ama işe yaramadığı için tugaydaki sanırım tek dozer kullanıldı halbuki cephede tp mevzileri ve mevzilere giden yollar için dozer gerekliydi havuz bitse de işe yaramazdı çünkü 3 ,4 ayda bir yerimizi değiştiriyorduk önce doğu bölgesinde sonra ortada sonra da Batıda görev almıştık.
Kum torbaları içine toprak doldurulup geri bölgede setler düzgün görülsün diye kullanıldı(arazi eğri büğrüydü) halbuki cephede kum torbasına ihtiyaç çok deniyordu. Paşamızın tuvalet olarak kullandığı arabanın etrafı da kum torbalarıyla çevrilmişti Orta bölgede subay banyo çadırının etrafı da tek sıra kum torbasıyla diziliydi yıkanırken kum torbaları kayıp üstümüze çökecek diye bayağı endişelenirdik.
Tek sıra olduğu için dengesi bozulabilirdi. Çalışma çadırları yaklaşık 5x15 boyutlarındaydı. 1.2.3.4. şubeler sağlık, levazım ve öteki şubeler de ayrı yerlerdeydi yatma ve komutan çadırları araziye dağıtılmıştı. Vorunni haritada bir köy yeriydi ama civarda hiç ev kalmamış, hepsi yıkılmıştı.Bir yerde Singer marka bir dikiş makinesi parçası gördüm. Etrafta çalılar bitmişti... Kamuflaj yapılmıyordu! hatta bayrak direği kırmızı-beyaz helezoni boyanmıştı. Komuta yeri cepheden 10 km kadar gerideydi yalnız bir iki kere üç beş topçu mermisi düştü çok büyük çukur açılmamıştı Yüzbaşı Kemal Beyle çukuru ölçerek memilerin nereden geldiğini tespite çalıştık
PORSUK AVI
Tugay komuta yerinde açık hava sinemasında filmler gösteriliyordu bir gece film seyrederken bir silah patladı. Eğile eğile nereden geldiğini araştırmaya gittik sorduğumuz nöbetçiler biz atmadık dediler sonunda birisi ateş ettiğini itiraf etti Niye ateş ettin dedik öteden ateş ettiler ben de ettim dedi Nedenini o gece anlayamadık. Böylece bir kaç gece ateş edildikten ssonra iş anlaşıldı Bando takımı civarındaki çalılıklarda zavallı bir porsuk öldürüldü ve konu kapandı. bandocular porsuğun çıkartığı gürültüyü gerilla sanmışlardı !
KULAĞINDAN TUTUP ESİR GETİRİN
Her sabah geceki olayları komutana rapor ediyorum önemli olay yoksa "durum negatif " diye özetliyorum Bu bütün birliklerde adet bir söz. Paşa -Negatif negatif ! Esir istiyorum Kulağından tutup bana esir getirsinler ! diye kızıyor. Sanki ben esir alacakmışım gibi Bir sabah iki erimiz keşiften dönmedi. Bu olayı komutana nasıl söyleyeceğim diye telaş aldı beni. Hep esir beklerken bizden kayıp olmuştu, tabii esir almak çok sık rastlanan bir şey değil.. bunu SOP (Periyodik haber alma raporu) lerde görüyorduk ilk defa başımıza gelmişti çatışmada kimse şehit olmamış ama ortada da yoksa askerin esir alındığına kanaat getiriyorduk komutanın yanına çıkana kadar çektiğim sıkıntıyı tarif edemem. Bu olaya yalnız ben ve komutan değil bütün tugay çok üzüldük.
YARALI ÇİNLİ ESİR
Devamlı talimatımıza göre esirlere soruşturma tamamlanıncaya kadar yiyecek içecek ve sigara verilmez. Onlar gergin ve korku içindeyken ağızlarından yararlı bilgiler alınabilir diye yazıyor. Ama tugaya esir alındığı haberi gelince, birliğe emir verildi " çay kahve verin aman ölmesin " esir bir cip romörku içinde getirildi teslim alıp bir tercümanla tümen soruşturma merkezine götürdük. Orada doktor ve soruşturmayı yapacak görevli yaralıyı yere oturttular yara bacağının ortasındaydı kurşun bacağından girniş ama içeride kalmıştı doktor elinde pamuk sarılı demir bir çubuğu yaraya sokuyor çubuğun ucu öte yandan bacak derisini itiyordu yaralı buna rağmen hiç ses çıkarmıyordu. Fakat sorgu başlayınca cevap vermek yerine bağırıyordu korkusu geçmiş olmalıydı.
TOKYO İZNİ
Kore' deki subay ve astsubay ve bazı erlere iki kere Tokyo'ya gitme izni veriliyordu. İlkini 2.tugayla Türkiye ye dönmeyip bizim 3.tugayda da göreve devam eden topçu binbaşı Hüseyin bey le yaptık. Uçaktan inince doğru hamama götürdüler talim elbiselerimizi ve çamaşırlarımızı çıkarttık yıkandıktan sonra teker teker yeni giysilerimizi çamaşırlarımızı alarak giyindik İki kat çamaşır ve harici elbiselerimizi aldık. Japon kızlar kollarımıza rütbe işaretlerimizi diktiler. Yokohama 'da (Campdrink deniyordu) kalacaklar ayrıldı, otele gidecekler gitti Ben kampta kaldım Gündüz trenle Tokyo'ya gidip geziyor akşam yine trenle Yokohama ya dönüyorduk.
Tokyo 'daki ünlü Ginza caddesinde Takaşimaya diye bir mağazaya gittik böyle bir mağazayı daha önce hiç görmemiştik, 8 -10 katlıydı ve çatıda bir de fil vardı!..Sigaramın külünü dökecek bir yer bulamadım ,o kadar temizdi ve gözlüğümün camında söndürüp dışarı çıkınca attım Bir çanta aldım ama kilidi bozuldu ertesi gün hemen değiştirdiler. (yıllar sonra Londra da bir el feneri aldım poşetten çıkarınca yanmadığını gördüm değiştirmek isteyince değiştirmemişlerdi!).
İşte Tokyo'dan alınan o yelpaze
JAPON ESNAFIN NEZAKETİ
Japonya 'da bir mağaza veya dükkana girince satıcılar öyle nazik karşılıyorlar ki, bir şey almadan çıkmaya insan utanıyor. İki ellerini bitiştirip, eğiliyorlar..Bir flüt, oğluma oyuncak otomobil, cambaz vs. oyuncaklar aldım. Cambaz o kadar hoştu ki, ben bile bazen cephede açıp çalıştırıyordum Eşime o zamanlar çok moda olan ve ''çaynizbroket ''denen yanardöner bir kumaş.. parlak yeşil naylon yağmurluk , şemsiye, üzerinde Japonya haritası bulunan eşarp, pembe ve beyaz olmak üzere kültür incisinden yapılmış kolye takımı, aldım o zamanlar bizde naylon pek yoktu askerler bolbol subaylara bu tür şeyler ısmarlıyorlardı Japonya' da pazarlık katiyen yapılmıyordu tek fiyat vardı cephedeyken subaylar Amerikan mağazalarının satış kataloglarından da eşya sipariş ederlerdi Ben de iki portatif gardrop ısmarladım hem de taa San Fransisco'dan... 20 dolar gönderdim, bir kendimize bir de kayınbiraderime 5 Cent artmıştı onun için de bir çek gönderdiler!
SARHOŞ PİLOT
Tokyo ya giderken Chorvon havaalanında bir Amerikan subayını askeri uçağa bindiriyorlardı öyle sarhoştu ki üç dört kişi zor taşıyordu tabanca ve mermilerimizi istediler Amerikalılar Kırıkkale tabancalarından satın almışlar ama mermi ikmali yapamamışlar, rica ettiler mermiler geri almamak üzere verdik Havaalanında Koreli temizlikçiler vardı ellerinde birer maşa ve kutuyla bizimkilerin attıkları sigara izmaritlerini topluyorlardı. Tuvalete gitmek istedim: bir tuvalet vardı, dört köşe oda gibi ortasında tahtadan bir kloset var dört ayrı kişi, yanyana, sırt sırta ,oturuyor! arada okumak için dergiler bile var !gerçi belden aşağısı kapalı ama yüzlerimiz görülüyor! Bu yüzden bu garip tuvalete ancak kimse kalmayıp, tamamen boş kalınca girebildim. 😂😂😂
İkinci izine Şükrü Görgülü'yle gittik. Şükrü orada 36 parça çay takımı aldı Tokyo da hayvanat bahçesini gezdik girerken yolda bir ayakkabı boyacısı gördüm elleri tertemizdi giderken yine baktık eller yine tertemiz !.. yolda da bir dilenci gördüm hiç konuşmuyordu hayvanat bahçesinde de bir adam önündeki sandığın arkasında nutuk söyler gibi konuşuyordu bir yen atıyorlardı. bir tiyatroya gittik sahne t şeklindeydi oyuncular çırılçıplaktı !..seyircilerden çıt çıkmıyordu. Şehirde iki araba çarpıştı ne kavga ne küfür oldu iki sürücü de arabalarından inip eğilerek birbirlerini selamlayıp kartvizitlerini birbirlerine verdiler !..
NUMBER ONE ŞAKŞİ
İkinci izinde bir astubayla gittik Japon imparatorunun sarayının etrafını uzaktan seyrettik Astsubay benim yarım yamalak İngilizcemden faydalanmak istiyordu ben bir yere gitmek isteyince suratını ekşitiyordu sanki ben onu zorla gezdiriyormuşum gibi.. Yokohama 'da akşamüstü geziyorduk Karşıdan şık bir kadınla şık bir erkek geliyordu İçimizden birbirlerine ne kadar yakışan bir çift diye geçiriyorduk ki, adam " number one şakşi" diyerek kadını pazarlamak istedi.! Bazen de "number one şakşi, movie star" diyorlardı. . İlk izinde Hüseyin beyle bir bara gitmiştik..iki kadın yanımıza geldi bira içtik kadınlarla çıkmayı istemedim ama Hüseyin kadınla gitti. Kadının adı Kani'ydi. Daha önce Orta asyalı bir Türkle ahbap olmuştum, beş on evlik bir Türk mahallesi varmış... bir de cami yapılmış orayı gezmek istedik ve bir kağıda mahallenin Japonca adını yazdırdık ve otobüs durağında gösterdik bize bineceğimiz otobüsü gösterdiler içeride İngilizce bilen kimse yoktu bir hanım yolda İngilizce bilen aradı ve buldu sırf bizim için otobüsten indi bizi de indirdi sonra bizi gideceğimiz otobüse bindirdi gidip o mahalleyi bulduk ve gezdik minare henüz bitmemişti Hoca Türkçe biliyordu epey sohbet ettik...
YOKOHAMA'DA BALIK AVI Yokohoma'da Campdrink 'de kalırken otobüsle şehir turuna çıktık. Amerikalı kadın subaylar eşlik ediyordu. Hatırımda kaldığına göre büyük bir tapınak gezdik 2. Dünya Savaşı'nda Japonların kullandığı tek kişilik Kamikaze-intihar denizaltısını gördük ve sahilde balık tutulan deniz yüzeyine paralel hasıra benzer geniş çit gibi bir şey vardı. Sular çekilince balıklar çitlerin üstünde kalıyor ve balıkçılar kolayca balıkları topluyorlardı.
BENİ GENERAL SANIYORLAR
Yokohama da izinli gezerken bir bara girip, oturdum etrafımı güzel Japon kızları sardı ben de İngilizce değil, Fransızca konuşmaya başladım Amerikan subayları filan bana bira ısmarlamaya başladı Anladım ki benim üç yıldızlı yüzbaşı üniformamı general sandılar Amerikalılarda üç yıldız korgeneral rütbesi oluyor!.Ben de utandım. Ne yapacağımı şaşırdım. 😂😂😂
VALLAHİ BİZ ATEŞ ETMİYORDUK
Harekat şubesi kendiliğinden mi yoksa üst birlik(25.tümen)den mi istendi bilemiyorum Bir karşı taaruz planı hazırlıyordu ben de o planın arazi etüdünü yapıyordum hazırlamıştım tugay komutanı plandan bahsederken tabur komutanlarından biri komutanın yakasına yapışıp çekerek " Planı bırak paşam ! Türkiye 'ye ne zaman dönüyoruz? "diyor... Bu olay bir subayın çektiği filmde de görülüyor. VALLAHİ BİZ ATEŞ ETMİYORDUK Piyade taburlarının birinde "topçumuz bize ateş ediyor ! ateşi kessin ya da kaydırsın "diyorlar telefonla.Bu münakaşa konusu oldu topçu " biz ateş etmiyoruz diyor" piyade "topçu mermileri pek yakınımıza düşüyor, kayıp vereceğiz !" bu tartışma sürerken topçu tabur komutanı Yarbay Faruk Güventürk (sonra korgeneral oldu) cipine atlayıp geliyor. " Vallahi biz ateş etmiyorduk, billahi ateş etmiyorduk" (Not: Savaş, kolay bir şey değil; "dost ateşi" denen bir şey var. Bazen maalesef savaşta askerler kazara/yanlışlıkla kendi askerlerine, kendi gemi / uçaklarına ateş açabiliyorlar)
YOLU KAYBEDİYORUZ
Sanırım orta bölgedeydik..Ciple. yoğurt yemeye giderken yolumuzu kaybettik. Birdenbire karşımıza tel örgüler çıktı nereye gideceğimizi şaşırdık neyse ki Fransız bölgesiymiş.. parolayı sorsalar bilmiyoruz, zenci askerler Allah'tan parolayı sormadılar Fransızca olarak yolu sordum bize tarif ettiler ve hemen döndük. Az daha yoğurt aşkına esir olacak ya da şehit düşecektik! Bir başka gün, kolordudan emir almaya gidecektik...Akşam irtibat subayı istenmişti yüzbaşı Necdet Öztorun (sonra orgeneral) görevlendirildi zaten irtibat görevlisiydi gece yol haritasıyla gitti ve emri alıp geldi sabahleyin toplanıp emri okuduktan sonra bütün karargah cümbür cemaat belki 15 cip, yola çıktık gece gidip emri alıp getiren irtibat subayını öne geçirmeyip paşa bizzat kendisi en öne geçti. Tek yol haritasını da almıştı.
Bir, iki saat gittik...kolorduyu bulamadık bir de ne görelim ? Piyade havan mevzilerinin bölgesine gelmişiz sırtı aşşask düşmanla karşı karşıya geleceğiz !... Cipte ayağa kalkarak korna düdük çalarak ikaz ettik ! Ancak dönebildik.Sırtı aşşsaydık ya vurulacak ya da hepimiz esir alınacaktık. Dönüşte bir nehirdeki köprü başında durduk, komutan " şimdi yapılacak iş çıkış noktamıza dönüp yeniden yola çıkmaktır" dedi. Meğer biz kendi kolordumuzun bölgesini geçmiş ve en batıdaki kolordu bölgesine gelmişiz...Tugay komuta yerine geri döndük, üst birliğimizden bizi aramaya gelmişler.Paşa bize işaretle takip etmememizi emretti. başkan 3.Şube müdürü ve tercümanla harekat odasına girdiler (üst komutanın yanına) Bu olay harp tarihine geçecek kötü bir örnek olmuştur sanırım...
KULAK KESME OLAYI
Düşman ateşkes yaklaştıkça, muhabere ileri karakollarımıza teker teker sokulup bizi sürüp hakim tepeleri geri almaya çalıştı ki, barış yapılınca kendisi hakim noktlarda yerleşmiş olacaktı... Bizim tugay cephesinde önce Doğu ve Batı Berlin adlarını taktığımız muharebe ileri karakollarını zaptetti. 25. tümenden bir görevli ve tugaydan ben ve bir tercüman bölgeye gittik iki muharebe ileri karakolu da birbirine yakın iki tepe üzerindeydi sanırım takviyeli birer manga kuvvetindeydiler manga çok iyi direnmiş ve sonuna kadar savaşmışlardı iyi hatırlıyamıyorum çok üstün düşman karşısında ancak bir veya iki asker sağ kalabilmişti.Sonra düşman Carson ve Elco tepelerine taaruz etti, buralar bir iki kere el değiştirdi sonra düşmanın elinde kaldı Bunlar tabii sadece bizim tugay bölgemizde olan olaylar...Elco veya Carson..bizimkiler ele geçirince yaralı ve ölülerin kulaklarını kesmişler! düşman tekrar bu tepeyi alınca galeyana gelip bizimkilerin kulaklarını kesmişlerdi. Etme bulma dünyası !
İLK TUGAYDAN KÖTÜ ANILAR
Bir kadına ateş eden bir er ve onun yanında buna mani olmaya çalışan er yaralanıyor. Yanan evden kucağında çocukla çıkıp kaçmaya çalışan kadına bir er subay Ahmet Çelebi'yi dinlemeyip ateş ediyor. ''Kadın, ama düşman'' diyor ! Allah"tan asker ateş ederken vuramıyor, kadın çocuğunu yere düşürüyor ve dönüp ateş eden Mehmetçiğe nefretle bakıyor sonra düşen çocuğunu alıp kaçıyor...zavallı bir danaya ateş eden er de az sonra şehit oluyor... Bunlar benim başkalarından duyduklarım..
BRİFİNGDE PREZERVATİF TARTIŞMASI
Doktorumuz anlatıyordu: Personel arasında büyük oranda cinsel hastalık varmış adı aklımda değil ama Türkiye de duyduğumuz belsoğukluğuna göe çok daha kötüymüş kolay kolay iyileşmezmiş... tümenden prezervatif ikmali yapılmış sabah brifinginde konu açıldı ikmal(4.şube müdürü ile sağlık şube müdürü tartıştılar) anımsadığıma göre komutanımız da ikmal şubesiyle aynı düşüncede prezervatiflerin dağıtılmaması fikrindeydi doktor aksini savunuyordu dağıtılmasını teklif ediyordu komutan dağıtılırsa cinsel ilişkinin teşvik edilmiş olacağını savunuyordu benim düşüncem doktordan yanaydı eline fırsat geçen prezervatif olsa da olmasa da yapacağını yapar diye düşüşnüyordum ama bu tartışmanın sonucunu nasıl oldu hatırlamıyorum...Karargah civarında uygunsuz kadınlar geziyordu yakalanınca muayene edilip geri gönderiliyordu kadınlar para toplayınca askerler kadınların parasını zorla alıyormuş para biriktiren kadın da çocuklarla parasını gerilerde emin ellere gönderiyormuş .Bir şikayet de kadınlardan gelmişti muayne esnasında doktordan başkaları da seyrediyormuş kadınlar haklı olarak bunun önlenmesini istiyorlarmış Bir muhabere ileri karakolu değiştirilirken Amerikalı karakol komutanı yanında bulundurduğu bir kadını da bizim komutana devretmek istemiş. Bizimkisi kabul etmemiş..cephenin en uç noktasına kadının kendi arzusuyla gitmesi akıl alacak iş değil
KORE' YE YOĞURDU TANITTIK
Kore'li tercümanımızın anlattığına göre ziraat fakültelerinde ekşi süt diye bir şey geçiyormuş o zaman Kore 'de 37 üniversite olduğunu söylüyorlardı İlk iki tugay Kore' de yoğurt bulamamış biz giderken geminin buzdolabında maya için yoğurt götürdüler Kore' de verilen süt tozundan yoğurt yapmaya başladılar tugay keşif takım komutanı teğmen Kadri veya Kadir Çıtak bir çare bulmuştu bizi de arada sırada yoğurt yemeye davet ediyordu. .Keşif takımının yolu düşmana açık atış tutan bir yerden geçiyordu o yamaca yaklaşınca biraz toparlanıp süratle vadiyi geçerdik Yoğurt yeme aşkına giderken kayıp vermedik ama yoğurt sarımtrak renkte oluyordu
Bir kere muhabere ileri karakoluna gitmiştik atış yapmak istedim karargahta atış yapmak yasaktı poligona gitmek gerekirdi yanımdaki çavuş " ateş etme komutanım düşman da atar subay olduğunu anlar " dedi ben de atış yapamadan döndüm.
TÜRKÇE KONUŞAN AMERİKAN ASKERİ
Yüzbaşı Nihat Karayazgan ben ve tercüman asteğmen Ercüment Anar veya Acar Seul'e gittik. Amerikan askeri hastanesinde terfi için sağlık muayenesi olacağız...muayeneden sonre biraz da hastaneyi gezdik Türkçe konuşan bir Amerikan askeri dikkatimizi çekti Tokat şivesiyle konuşuyordu Ninesi 1918 lerde tokat tan Amerika' ya göç etmiş annesi hala evde Türkçe konuşuyormuş, torun da öğrenmiş...askerin kızkardeşi de ağabeyine İngiliz alfabesiyle ama Türkçe olarak mektup yazmıştı okuduk " bana bir Türk çavuşunun adresini ver, mektuplaşalım, aşk yapalım!" cümlesi hala aklımda kaldı. 😂😂😂
Hastalardan ayağı kısalmış olan birinin ayağını uzatmak için ilginç bir yöntem bulmuşlardı, bir ipe ağırlık bağlıydı ip de ayağındaki bir çengele bağlı o şekilde ayağı uzarmış..Dönmek için cipe bindiğimiz sırada bir genç kız geldi " ağabey beni de götürür müsünüz?" dedi. Güzel bir Türkçe konuşuyordu .Sen kimsin dedik Bir Türk ismi söyledi, annesi babası yokmuş...askerlerin arasında Türkçe öğrenmiş.. Para verelim otobüsle git dedik yasakmış bize de yasak dedik para kabul etmedi tugayın sembollerinden ay yıldızlı kol işareti ve kutup yıldızı satıyordu.Yardım olsun diye ikişer üçer tane satın aldık.
TUGAY İMAMI MUHSİN ÖRTÜLÜ
Tokyo daki gezi arkadaşım yzb. Şükrü Görgülü nün bataryasına gezmeye ve banyo yapmaya gittik o sırada tugaydan bir emir gelmişti " bu gece düşman taaruzu bekleniyor tedbirli olun" diye... bir başka emirde " bataryadan 5-10 askeri sinemaya gelebilir" diye yazıyordu herhalde koordinesizlikten...sonra topların yanına gittik atış yapılıyordu bir kaç atış da ben yaptım erat hamamına gittik büyük bir çadır... bulanık bir suya hortum takmışlar ama su duş gibi akıyor...fakat o gece maalesef sinemadan dönerken askerlerden üç kişi şehit oldu, mezarlık Pusan 'daydı oraya gönderildiler Bir kere de bayram namazına gittik.Çadırdan bir cami ve bidonlardan da bir minare yapılmıştı.(birbirine kaynaklanmış) minarenin tepesinde bayrak da vardı cuma ve bayramları cami dolup taşiyordu Muhsin Örtülü 1. tugayın da imamıymış Türkiye 'ye dönüşte trende vefat etmiş.Askerler namaz kılarken şapkalarının siperlikleri secdeye engel olduğu için ters çeviriyorlardı o da başı açık da kılabilirsiniz demişti..Tugay cephe değiştirdikçe bu cami ve minare de sökülüp oraya taşınırdı.
AMERİKAN TAHKİMATI(SİPER KAZMA)
Birlikler bir bölgede uzun zaman bırakılmıyordu bir yılda üç bölge değiştirdik Diyelim ki bir taburumuza 1-2 km cephe verilsin, Mehmetçikler savunma için burasını 2-5 günde boydan boya kazıyorlar (avcı çukuru)ama Amerikalılar nerdeyse ancak bir iki karış bir şey kazıyorlardı, bizimkiler öyle derin kazıyorlar ki hücuma geçmek için basamak yerleri koymak bile gerekiyor. (irtibat hendeği) artık Amerikalılar bizi kasten mi kazmamız için gönderiyorlardı bilmiyorum.
HAP ATTIM YA
Bizim tugayın 2.kademesinde 2. vapurla gelen ( o da kurmay yardımcısıydı sanıyorum) Mehmet beyle beraber tatbikata gittik yanımızda öğle yemeği vardı bayağı da iyi yemek veriyorlardı bir dere kenarında oturduk kumanya kutularını açtık bir de minicik şişe çıktı içinde birkaç hap vardı arkadaşım "" Bu nedir? ""diye sordu, ben de şaka olsun diye "su temizleme hapı..suya atarsan 20 dakika sonra içilebilir hale gelir dedim .bir süre sonre baktım bizimka konserve kutusunu deredeki suyla doldurup doldurup içiyor ""ne yapıyorsun? ''dedim ''-Hap attım ya ! '' Sonra bunun sadece bir matara için olduğunu anlattım. 100 metre kadar ötede Korelilerin ölü yakma fırınları vardı.
DÜŞMAN PROPOGANDA BROŞÜRLERİ
Savaşan taraflar psikolojik savaş kurallarına da önem veriyorlardı. Bunlardan bir kaç tane toplamıştım uçakla propaganda broşürleri atılıyordu bir Çin broşüründe şunlar yazılıydı: Amerikan askerleri zencilerin çok olduğu Porto Rikolu askerlere hitap ederek onların ABD içinde nüfusun%1' ini teşkil ettikleri halde, Kore savaşı birlikleri içinde ABD askerlerinin 10'da bir gibi yüksek bir oranda savaşa sürülerek yok edilmek istendikleri yazıyordu.
KÖYLÜLERE YARDIM
Bir köyden geçiyorduk...yanımda Türkiye'den getirdiğim iki battaniye vardı Amerikan battaniyeleri daha gösterişli olduğundan onları ve fazla konserve kutlarımı yol kenarındaki köylülere attım. Köylüler daha da atarım diye bir süre beklediler çok yoksuldular askerler de öyleydi, doğru dürüst bir haritaları bile yoktu eskiden bizde olduğu gibi boyunlarında harita çantası vardı komuta yerinde yağ kandilleri yakıyorlardı küçük bir teneke tabak içinde fitilli yuvarlak bir kutucuk ucunda küçük bir alev yanıyordu.
TAVŞAN VE FLÜT
Bir gün çadırımın civarında sevimli beyaz bir tavşan gördüm yakalayıp çadırda bir yuva yapıp koydum Bir hafta filan baktım, ama sonra geldiği gibi kayboldu. Benim tavşanım olmuş ve herkes de sevmişti..North Star bülteninde (North Star isimli tek sayfalık, teksir makinesinde çoğaltılmış, Türkçe bir gazete çıkartıyorlarmış. Duruyor hâlâ kutuda bir tanesi) Orhan Cilasun benim karikatürümü yapmış ve tavşanımı da çizmişti, flütüm de her resimde vardı sesini duymayan kalmamıştı komşu çadır arkadaşlarım yarı şaka yarı ciddi rahatsızlıklarını söylediler ve flüt çalışmamı bıraktım aslında bando öğretmenimizden ders almaya başlayacaktım ama kısmet olmadı Taşıması kolaydı sesini de çok seviyordum. Türkiye 'de de ağaçtan iki flütüm vardı ve flütüme tahtadan bir de kutu yapmıştım.
HABEŞ TABURUNUN AÇIKGÖZLÜLÜĞÜ
Doğruluk derecesini bilmediğim bir dedikoduya göre Habeş askerleri öldürdükleri bir Çinlinin derisini yüzüp cesedi bir ağaca asmışlardı.Bunu gören düşman bir daha o bölgeden taaruz etmemiş, Habeşler hakkında yamyamlık söylentisi yayılmiştı, ne kadarı doğru bilemem
BIYIKLARIM
Kore deyken nizami bıyık bırakmıştım O zamanlar Hitler bıyığı da modaydı !(badem bıyık) askeri liseye müraacat edip de İstanbul'a giderken Sinop limanında vapurun radyosundan Almanya'nın Polonya'ya hücum ederek 2.Dünya savaşinı başlattığını öğrendik.Askeri okulda bıyıklarımı kestirirler diyerek vapurda bıyıklarımı kestim.Kore tayinim çıkınca resimlerde Kore' deki Türk askerlerinin bıyıklı olduğunu gördüğümden yine bıyık bıraktım gidince de gördüm ki çoğu subay astsubay ve askerler bıyıklıydı. Ben kurmay yardımcısı karargah subayı olduğumdan her sabah brifinge çıkıyordum hava ve düşman durumunu anlatıyorum.. brifinge çıkan subaylardan ise sadece ben bıyıklıyım..komutan kurmay başkanı diğer şube müdürleri bıyıksızdılar paşa da bıyık istemiyordu. bana " kılık kıyafetini düzelt" diyor ceketin üst cebinde de Kırıkkale tabancası var pot yapıyor zayıflıktan kemeri ne kadar sıksam da belim düzgün durmuyor . Paşa doğrudan "Bıyıklarını kes" dese keseceğim ama demiyor ben de Laz inadından kesmiyorum Bıyığım iç hizmet yönetmeliğine uygun olduğundan bir şey diyemiyordu.
MEKTUPLARIMIZ DÜNYA TURU YAPIYOR.
Askerdeyken hele bizim gibi gerçek savaşın içindeyken mektuplaşmanın ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek var mı? Yazdığımız mektuplar önce Tokyo'ya oradan California'ya oradan Avrupa üzerinden Türkiye'ye gidiyordu. Ve bu uzun yolculuk nedeniyle yazdığım mektuplar ancak bir ayda eşime ulaşıyor, onunkiler de bana bir ay sonra geliyordu.o sırada Mevlana pulları çıkmıştı o merakla Amerikan posta pullarını da biriktirmeye başladım..
YEŞİL VE KIRMIZI DOLAR
Seul'e hastaneye gittiğimizde cüzdanımda 20'lik yeşil (gerçek) dolar vardı. Askeri yerlerde Amerikan parasını korumak için kırmızı dolar(askeri dolar) kullanılıyordu. ama kırmızı dolar piyasada geçmiyordu. Kore savaşına katılan ülkelerin bayraklarından oluşan bir seri posta pulu gördüm almak istedim satıcı 20 yeşil dolara karşı (cüzdanımda görmüştü) 30 kırmızı dolar vereceğini söyledi ben karaborsa aleyhtarı olduğum için kabul etmedim pulları da alamadım...Ordugah bölgesine dönünce bir göl gördük ve hepimiz yıkanmak istedik tercüman Ahmet asteğmen dolarının çalındığını anlattı ben de yeşil dolarlarımı ona verdim bozdur karın sana kalsın 20 kırmızı dolarımı bana getir dedim
PUSU KEŞİF KOLUNA ÇIKIYORUM
11 aralık 1952 25. Amerikan piyade alayından cepheyi teslim alacaktık harekat 3.şubeden Nihat Karayazgan ve istihbarat 2.şubeden ben iki gün önceden piyade alayının harekat bunkerine* gittik gereken bilgileri alıp hazırlıkları yaptık bölüklerden keşif planlarını istedim fakat komutan önemsemedi Geç vakit tümenden emir alınca " planları hazırlayıp, gönderin" dedi. Çok geç olmuştu teksir makinesi de bozuldu iyice gecikildi karanlık basınca ancak gönderebildik. Kendim de gideyim dedim, ne tüfek, ne çelik yelek üstümde yok tabur yeni gelmişti.
Hazırlıklar bitmemişti elektrikler yanmıyordu yemek hazırdı ama kaşık filan yoktu boş konserve kutularını kaşık olarak kullandık. Amerikan alayından 4 tane kılavuz ayrılmıştı kılavuzların ağzını bıçak açmıyordu (herkes gitmiş bir onlar kalmişti ) her biri bizim bir bölüğümüzün keşif koluna kılavuzluk edecekti.suratları iyice asıktı son gece son keşif görevinden sağ dönmemekten korkuyorlardı keşif planlarını dağıttım tercüman vasıtasıyla özetini de anlattım "komutanın emri. asıl muhabere hattına ,düşmana çok yaklaşmayacağız düşmana esir olur da bizim cepheye yeni geldiğimiz anlaşılırsa, düşman saldırıya geçebilir" (cepheye yeni gelen bir birlik mektuplarını bir süre göndermiyor yeni geldikleri anlaşılmasın diye) ve birlik fazla zarar görebilir.
Birkaç yüz metre ilerlenip pusuya yatılacak" bunları duyunca kılavuzların neşesi geldi, yüzleri güldü. çeneleri açıldı konuşup şakalaşmaya başladılar. Yüzbaşı Selehattin beyin bölüğünün keşif koluyla ben de çıkmak istedim Bir çelik yelek istedim ama bulunamadı bir Karabina tüfeği verdiler elime ..kılavuzlara bağlıyız tabur karargahından bir türlü çıkmıyorlar gec yarısından bir iki saat sonra çıktılar ben de bir millik kablo sarılı DR-4 makarasına telefonu bağlayıp çeke çeke gidiyoruz... kablo büküldü gelmemeye başladı siperler içinde cepheye paralel gittik kabloyu çekemedik askerleri geri gönderdim makarayı alıp gelin dedim ve kablo geldi.
En önde Amerikalı kılavuz çavuş onun arkasında ben sonra da 8-9 asker ve astsubay çavuş epeyce gittik sağımızdaki bölükle buluştuk oradan düşmana ileri doğru ilerledik ve kabloları bitmeden durduk.Arazide yürüye yürüye ayak izlerimiz oluşmuş..bir yandan da askerlerle konuşuyoruz daha önce hiç keşif görmemişler ilk defa cepheye gelmişler tüfeklerinizi yukarı doğru tutun ben söylemedem sakın ateş etmeyin...ben silahımın emniyetini kontrol edeyim dedim doldurduktan sonra güya emniyete aldım,tetiği çektim: BOM !kurşun Allah'tan havaya gitti o karanlıkta kıpkırmızı oldum..Az kalsın Amerikalı vurulacaktı..son pusuya yattığımız yerde daha önceden gelen iki mehmetçik vardı onları sırt sırta çevirdim zavallılar ilk gece üstelik iki kişi korkudan yüz yüze büzülmüş oturuyorlardı. Biz de dağınık bir şekilde yayılıp çöktük.. bir kaç saat böylece düşmanı gözetledik...uzaklardan silah sesleri geldi biz ateş açmadık izinsiz çıktığım için kurmay başkanı biraz sitem etti.
RAPORLARDAKİ KOMİK İFADELER
Bütün gün telefon başında oturuyorum iki gecede bir de gece nöbeti tutuyorum masmda bir altılık santral ve bir kaç telefon vardı. Sabahleyin brifinge çıkardım 9'da yatar 12'de öğle yemeğine giderdim Öğleden sonra tekrar telefon başına giderdim..Nöbete kalmadığım gece, sabahleyin kalkınca geceki raporları okur üst ve komşu birliklerden gelen raporları özetler günlük periyodik haber alma raporumuzu hazırlardım. Böyle böyle yanımdaki çavuş da rapor yazacak seviyede yetişti. Rapor defterlerinde komik ifadeler de bulunurdu: Bunların altını çizer okuyup gülerdik.Aklımda kalanlar: 15 düşman ölü veya yaralı olarak Kuzeye doğru yürüdü.!
Yaralananlar çabucak geri taşınırsa kurtulma ihtimalleri artıyorrdu Bir doktor üsteğmen vardı herhalde Erdoğan Bey.. en ileri hatta gidip yaralılara ilk yardım yapıyor ve yaralıyı kurtarıyordu gerideki sağlık tesislerine yetişene azrail dokunmuyordu bir de operatör doktorumuz vardı en şiddetli savaşlar sırasında Vegas çarpışmasında Tokyo' da izinliydi haber gönderince "göremedik" dersiniz demiş, gelmemiş. halbuki yine izne gidebilirdi.Bir de dedikodu çıkmıştı Amerikan hastanelerinden tugaya diye önemli aletler almış!
SAVAŞ ALANINDA ANKARA MARŞI
Ordugahtan komşu birliğe gidiyordum çocuk seslerinden Ankara Ankara güzel ankara marşını duydum radyodan geliyor sandım ama gündüz Türkiye radyoları dinlenemiyordu ancak gece yarısı sessizlikte duyuluyordu. Aramızda 6 saat farkı vardı..bazen taburdaki arkadaşlar bir istasyon yayınını yakalayabilirlerse bize de telefonla dinletiyorlardı bu duyduğum ise gerçek çocuk sesleriyde meğerse kimsesiz çocuklar için bir yatılı okul açılmış tugayı her türlü ihtiyacı karşılıyormuş başlarında da bir astsubay 23 nisan hazırlığıymış kulaklarım bayram etti..Türkçe radyo dinlemeye ,şarkılara öyle hasret kalmıştık ki, ben," Türkiye ye dönünce radyoyu hiç kapatmayacağım" diyordum
CEPHEDE BANYO YAPMAK
İlk cephede (Vorun-ni) çadırımın giriş bölümüne su dolu bir bidon koyuyordum güneşle ısınıyordu .Sonra orta bölgeye nakledildik banyo çadırı ve yanında direkler üzerinde büyük su bidonları monte edilmişti güneşten su ısınıyor ve tazyikle aşağı akıyordu Kurmay başkanımız Şerimen " ben burayı yıkıp daha güzel bir banyo yaptıracağım" dedi ama daha iyisinden vazgeçtik hiç yaptıramadı banyosuz kaldık Batıda sonuncu bölgede ise kum torbalarından banyo yapılmıştı su dışarıda ısıtılıp getiriliyordu tavanı da kalas ve brandadan yapılmıştı. Kum torbaları düşür de altında kalırım diye korka korka yıkanıyorduk .
ATIŞTAN TEK BAŞINA DÖNÜŞ
Derin bir vadide dolaşarak ciplerle atış bölgesine gittik yolda durunca colt tabancamla atış yaptım ve mermim bitti Kırıkkale tabancamın bir şarjör mermisi kalmıştı atış yerinde erat atış yaparken biz karargah subayları etrafta gezdik Harita incelemesinden hemen önümüzdeki tepelerin arkasının bizim karargah yerimiz olduğunu anladım, geldiğimiz yola göre çok kısa, yaya olarak yarım saate yerimize dönebiliriz hem de gezmiş oluruz dedim. Arkadaşlar kabul ettiler ama sıra yürümeye gelince birer ikişer tüydüler sonunda tek başıma kaldım Nasrettin Hoca' nın Timur'dan filleri geri almasını istemesi gibi ben de tek başıma yola çıktım.Yol oldukça uzun ve engebeliymiş etrafta boş terkedilmiş siperler vardı.
Bir elimde harita, diğerinde Kırıkkale tabancam tepeye çıktım ama epey de endişelendim önce atış alanındaki gürültü ve konuşmalar duyuluyordu ilerledikçe sesler duyulmaz oldu ani bir gerilla grubuyla karşılaşsam bir tabancayla ne yapabilrim diye diye düşünüyordum tepeye çıkıp da komuta yerini ve çadırlarımızı görünce çok sevindim. Ama beni gerilla sanıp ateş açarlar diye de korktum. Akşam olmadan ve birlikler gelmeden ben çadırıma ulaştım.
SAVAŞ GİBİ TATBİKAT
Tugay 3 piyade taburludur, ikisi cepheye giderse üçüncüsü ihtiyat olarak kalır önemli durumlara karşı elde tutulur. Ama bu dinleniyor demek değildir Cephedeki taburlar ileri karakolların himayesinde hareketsiz günlerde oldukça dinlenir ihtiyat ise sürekli tatbikat yapar ,hayali düşmana karşı kah taaruz eder, kah savunur ihtiyattaki ağır silahlarla takviyeli bir taburun bir bölüğü tatbikat yapıyordu. bir vadinin karşı tarafında düşmanı temsil eden hedefler ve bizim yani seyircilerin tarafında da taaruz edecek bölük ve onu destekleyecek ağır silahlar bulunuyordu ,önce ağır silahlar, top, havan, makineliler ateşe başladılar, hedef yumuşatılınca da piyade ateşe başladı, daha sonra ateş gerideki hedeflere kaydırılarak piyade ileri harekete geçti ama piyadenin ateş geri kaydıkça ilerlemesi gerekiyordu, bizim arslanlar tepeye tırmanmaya başlayınca ,tutabilirsen tut ! adamların sağından solundan gerçek makineli tüfekler mermileri, alev makineleri ve gerçek havan mermileri düşerken, bizim Mehmetçik nasılsa tatbikat diye aldırmıyor !
Bir an önce hedefe ulaşma gayreti içindeler! Senaryo bilmem kaç saat gerektiriyordu, asker yarım saat geçmeden tepeyi aldı! tatbikat bitiş borusu çalındı, asker toplanmaya başladı aynı zamanda ilk yardım (sıhhiye) tatbikatı da başladı, yaralı taklidi yapanlar vs. biz seyirciler de başka bir bölgede yapılacak tank birliği tatbikatın gitmeye hazırlanıyoruz yola indik, baktım önümüzde bir er topallaya topallaya gidiyor, tam üç gerçek yarası var !elinde topuğunda ve kalçasında, tüfeği de hala omuzunda öylece kendi kendine yürümeye çalışıyor! bir de geriye baktım ki sıhhiye erleri sağlam erleri numaradan sedyelere yatırmış taşıyorlar bağırdım : ''Buraya gelin! Hakiki yaralı var! " diye Bu sefer telaştan sedyeyi bırakıp koşmaya başladılar ! " Sedyeyi de getirin " diye tekrar bağırmak zorunda kaldım. Sonra biz cipe atlayıp tank tatbikatına gittik.
DÜŞMANA YENİ YIL HEDİYESİ
1952-53 Yeni Yıl günleriydi... savaşta da olsak yeni yıl, yeni yıldı. Bir taburdan telefon ettiler düşman ara bölgedeki bir ağaca bir çuval asmış bubi tuzağı da olabilir düşüncesiyle uzaktan ip bağlayıp ağır ağır çekilmesini söyledik sarsıp denedikten sonra açmışlar Yün eldivenler, çoraplar elma portakal minik şişelerde içkiler vs. yeniyıl sepeti varmış !Herkes alacağını almış, bize ancak bir kaç elma eldiven kalmıştı.. konu brifingte konuşuldu biz de karşılık verelim dedik komutan biz içine bubi tuzağı koyalım demez mi Ben komünist diye onları kötülüyoruz onların bize yapmadıklarını biz onlara mı yapalım: dedim. olay tümene intikal etti tümen komutanı siz bilirsiniz demiş sonunda bizimkiler de fikirlerini değiştirmişler çikolata, sigara, konserve vs benzeri hediyeleri kutulara koyup bir ağaca asmışlar... Kuzey Koreliler ihtiyattan bizim kolileri üç günde ancak yavaş yavaş çekip almışlar. Böylece düşmanımızla yeni yılda birbirimize hediyeler vermiş olduk.
MEKTUPLARIMIZ DÜNYA TURU YAPIYOR.
Askerdeyken hele bizim gibi gerçek savaşın içindeyken mektuplaşmanın ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek var mı? Yazdığımız mektuplar önce Tokyo'ya oradan California'ya oradan Avrupa üzerinden Türkiye'ye gidiyordu. Ve bu uzun yolculuk nedeniyle yazdığım mektuplar ancak bir ayda eşime ulaşıyor, onunkiler de bana bir ay sonra geliyordu.o sırada Mevlana pulları çıkmıştı o merakla Amerikan posta pullarını da biriktirmeye başladım..
YEŞİL VE KIRMIZI DOLAR
Seul'e hastaneye gittiğimizde cüzdanımda 20'lik yeşil (gerçek) dolar vardı. Askeri yerlerde Amerikan parasını korumak için kırmızı dolar(askeri dolar) kullanılıyordu. ama kırmızı dolar piyasada geçmiyordu. Kore savaşına katılan ülkelerin bayraklarından oluşan bir seri posta pulu gördüm almak istedim satıcı 20 yeşil dolara karşı (cüzdanımda görmüştü) 30 kırmızı dolar vereceğini söyledi ben karaborsa aleyhtarı olduğum için kabul etmedim pulları da alamadım...Ordugah bölgesine dönünce bir göl gördük ve hepimiz yıkanmak istedik tercüman Ahmet asteğmen dolarının çalındığını anlattı ben de yeşil dolarlarımı ona verdim bozdur karın sana kalsın 20 kırmızı dolarımı bana getir dedim
PUSU KEŞİF KOLUNA ÇIKIYORUM
11 aralık 1952 25. Amerikan piyade alayından cepheyi teslim alacaktık harekat 3.şubeden Nihat Karayazgan ve istihbarat 2.şubeden ben iki gün önceden piyade alayının harekat bunkerine* gittik gereken bilgileri alıp hazırlıkları yaptık bölüklerden keşif planlarını istedim fakat komutan önemsemedi Geç vakit tümenden emir alınca " planları hazırlayıp, gönderin" dedi. Çok geç olmuştu teksir makinesi de bozuldu iyice gecikildi karanlık basınca ancak gönderebildik. Kendim de gideyim dedim, ne tüfek, ne çelik yelek üstümde yok tabur yeni gelmişti.
Hazırlıklar bitmemişti elektrikler yanmıyordu yemek hazırdı ama kaşık filan yoktu boş konserve kutularını kaşık olarak kullandık. Amerikan alayından 4 tane kılavuz ayrılmıştı kılavuzların ağzını bıçak açmıyordu (herkes gitmiş bir onlar kalmişti ) her biri bizim bir bölüğümüzün keşif koluna kılavuzluk edecekti.suratları iyice asıktı son gece son keşif görevinden sağ dönmemekten korkuyorlardı keşif planlarını dağıttım tercüman vasıtasıyla özetini de anlattım "komutanın emri. asıl muhabere hattına ,düşmana çok yaklaşmayacağız düşmana esir olur da bizim cepheye yeni geldiğimiz anlaşılırsa, düşman saldırıya geçebilir" (cepheye yeni gelen bir birlik mektuplarını bir süre göndermiyor yeni geldikleri anlaşılmasın diye) ve birlik fazla zarar görebilir.
Birkaç yüz metre ilerlenip pusuya yatılacak" bunları duyunca kılavuzların neşesi geldi, yüzleri güldü. çeneleri açıldı konuşup şakalaşmaya başladılar. Yüzbaşı Selehattin beyin bölüğünün keşif koluyla ben de çıkmak istedim Bir çelik yelek istedim ama bulunamadı bir Karabina tüfeği verdiler elime ..kılavuzlara bağlıyız tabur karargahından bir türlü çıkmıyorlar gec yarısından bir iki saat sonra çıktılar ben de bir millik kablo sarılı DR-4 makarasına telefonu bağlayıp çeke çeke gidiyoruz... kablo büküldü gelmemeye başladı siperler içinde cepheye paralel gittik kabloyu çekemedik askerleri geri gönderdim makarayı alıp gelin dedim ve kablo geldi.
En önde Amerikalı kılavuz çavuş onun arkasında ben sonra da 8-9 asker ve astsubay çavuş epeyce gittik sağımızdaki bölükle buluştuk oradan düşmana ileri doğru ilerledik ve kabloları bitmeden durduk.Arazide yürüye yürüye ayak izlerimiz oluşmuş..bir yandan da askerlerle konuşuyoruz daha önce hiç keşif görmemişler ilk defa cepheye gelmişler tüfeklerinizi yukarı doğru tutun ben söylemedem sakın ateş etmeyin...ben silahımın emniyetini kontrol edeyim dedim doldurduktan sonra güya emniyete aldım,tetiği çektim: BOM !kurşun Allah'tan havaya gitti o karanlıkta kıpkırmızı oldum..Az kalsın Amerikalı vurulacaktı..son pusuya yattığımız yerde daha önceden gelen iki mehmetçik vardı onları sırt sırta çevirdim zavallılar ilk gece üstelik iki kişi korkudan yüz yüze büzülmüş oturuyorlardı. Biz de dağınık bir şekilde yayılıp çöktük.. bir kaç saat böylece düşmanı gözetledik...uzaklardan silah sesleri geldi biz ateş açmadık izinsiz çıktığım için kurmay başkanı biraz sitem etti.
RAPORLARDAKİ KOMİK İFADELER
Bütün gün telefon başında oturuyorum iki gecede bir de gece nöbeti tutuyorum masmda bir altılık santral ve bir kaç telefon vardı. Sabahleyin brifinge çıkardım 9'da yatar 12'de öğle yemeğine giderdim Öğleden sonra tekrar telefon başına giderdim..Nöbete kalmadığım gece, sabahleyin kalkınca geceki raporları okur üst ve komşu birliklerden gelen raporları özetler günlük periyodik haber alma raporumuzu hazırlardım. Böyle böyle yanımdaki çavuş da rapor yazacak seviyede yetişti. Rapor defterlerinde komik ifadeler de bulunurdu: Bunların altını çizer okuyup gülerdik.Aklımda kalanlar: 15 düşman ölü veya yaralı olarak Kuzeye doğru yürüdü.!
Yaralananlar çabucak geri taşınırsa kurtulma ihtimalleri artıyorrdu Bir doktor üsteğmen vardı herhalde Erdoğan Bey.. en ileri hatta gidip yaralılara ilk yardım yapıyor ve yaralıyı kurtarıyordu gerideki sağlık tesislerine yetişene azrail dokunmuyordu bir de operatör doktorumuz vardı en şiddetli savaşlar sırasında Vegas çarpışmasında Tokyo' da izinliydi haber gönderince "göremedik" dersiniz demiş, gelmemiş. halbuki yine izne gidebilirdi.Bir de dedikodu çıkmıştı Amerikan hastanelerinden tugaya diye önemli aletler almış!
SAVAŞ ALANINDA ANKARA MARŞI
Ordugahtan komşu birliğe gidiyordum çocuk seslerinden Ankara Ankara güzel ankara marşını duydum radyodan geliyor sandım ama gündüz Türkiye radyoları dinlenemiyordu ancak gece yarısı sessizlikte duyuluyordu. Aramızda 6 saat farkı vardı..bazen taburdaki arkadaşlar bir istasyon yayınını yakalayabilirlerse bize de telefonla dinletiyorlardı bu duyduğum ise gerçek çocuk sesleriyde meğerse kimsesiz çocuklar için bir yatılı okul açılmış tugayı her türlü ihtiyacı karşılıyormuş başlarında da bir astsubay 23 nisan hazırlığıymış kulaklarım bayram etti..Türkçe radyo dinlemeye ,şarkılara öyle hasret kalmıştık ki, ben," Türkiye ye dönünce radyoyu hiç kapatmayacağım" diyordum
CEPHEDE BANYO YAPMAK
İlk cephede (Vorun-ni) çadırımın giriş bölümüne su dolu bir bidon koyuyordum güneşle ısınıyordu .Sonra orta bölgeye nakledildik banyo çadırı ve yanında direkler üzerinde büyük su bidonları monte edilmişti güneşten su ısınıyor ve tazyikle aşağı akıyordu Kurmay başkanımız Şerimen " ben burayı yıkıp daha güzel bir banyo yaptıracağım" dedi ama daha iyisinden vazgeçtik hiç yaptıramadı banyosuz kaldık Batıda sonuncu bölgede ise kum torbalarından banyo yapılmıştı su dışarıda ısıtılıp getiriliyordu tavanı da kalas ve brandadan yapılmıştı. Kum torbaları düşür de altında kalırım diye korka korka yıkanıyorduk .
ATIŞTAN TEK BAŞINA DÖNÜŞ
Derin bir vadide dolaşarak ciplerle atış bölgesine gittik yolda durunca colt tabancamla atış yaptım ve mermim bitti Kırıkkale tabancamın bir şarjör mermisi kalmıştı atış yerinde erat atış yaparken biz karargah subayları etrafta gezdik Harita incelemesinden hemen önümüzdeki tepelerin arkasının bizim karargah yerimiz olduğunu anladım, geldiğimiz yola göre çok kısa, yaya olarak yarım saate yerimize dönebiliriz hem de gezmiş oluruz dedim. Arkadaşlar kabul ettiler ama sıra yürümeye gelince birer ikişer tüydüler sonunda tek başıma kaldım Nasrettin Hoca' nın Timur'dan filleri geri almasını istemesi gibi ben de tek başıma yola çıktım.Yol oldukça uzun ve engebeliymiş etrafta boş terkedilmiş siperler vardı.
Bir elimde harita, diğerinde Kırıkkale tabancam tepeye çıktım ama epey de endişelendim önce atış alanındaki gürültü ve konuşmalar duyuluyordu ilerledikçe sesler duyulmaz oldu ani bir gerilla grubuyla karşılaşsam bir tabancayla ne yapabilrim diye diye düşünüyordum tepeye çıkıp da komuta yerini ve çadırlarımızı görünce çok sevindim. Ama beni gerilla sanıp ateş açarlar diye de korktum. Akşam olmadan ve birlikler gelmeden ben çadırıma ulaştım.
SAVAŞ GİBİ TATBİKAT
Tugay 3 piyade taburludur, ikisi cepheye giderse üçüncüsü ihtiyat olarak kalır önemli durumlara karşı elde tutulur. Ama bu dinleniyor demek değildir Cephedeki taburlar ileri karakolların himayesinde hareketsiz günlerde oldukça dinlenir ihtiyat ise sürekli tatbikat yapar ,hayali düşmana karşı kah taaruz eder, kah savunur ihtiyattaki ağır silahlarla takviyeli bir taburun bir bölüğü tatbikat yapıyordu. bir vadinin karşı tarafında düşmanı temsil eden hedefler ve bizim yani seyircilerin tarafında da taaruz edecek bölük ve onu destekleyecek ağır silahlar bulunuyordu ,önce ağır silahlar, top, havan, makineliler ateşe başladılar, hedef yumuşatılınca da piyade ateşe başladı, daha sonra ateş gerideki hedeflere kaydırılarak piyade ileri harekete geçti ama piyadenin ateş geri kaydıkça ilerlemesi gerekiyordu, bizim arslanlar tepeye tırmanmaya başlayınca ,tutabilirsen tut ! adamların sağından solundan gerçek makineli tüfekler mermileri, alev makineleri ve gerçek havan mermileri düşerken, bizim Mehmetçik nasılsa tatbikat diye aldırmıyor !
Bir an önce hedefe ulaşma gayreti içindeler! Senaryo bilmem kaç saat gerektiriyordu, asker yarım saat geçmeden tepeyi aldı! tatbikat bitiş borusu çalındı, asker toplanmaya başladı aynı zamanda ilk yardım (sıhhiye) tatbikatı da başladı, yaralı taklidi yapanlar vs. biz seyirciler de başka bir bölgede yapılacak tank birliği tatbikatın gitmeye hazırlanıyoruz yola indik, baktım önümüzde bir er topallaya topallaya gidiyor, tam üç gerçek yarası var !elinde topuğunda ve kalçasında, tüfeği de hala omuzunda öylece kendi kendine yürümeye çalışıyor! bir de geriye baktım ki sıhhiye erleri sağlam erleri numaradan sedyelere yatırmış taşıyorlar bağırdım : ''Buraya gelin! Hakiki yaralı var! " diye Bu sefer telaştan sedyeyi bırakıp koşmaya başladılar ! " Sedyeyi de getirin " diye tekrar bağırmak zorunda kaldım. Sonra biz cipe atlayıp tank tatbikatına gittik.
DÜŞMANA YENİ YIL HEDİYESİ
1952-53 Yeni Yıl günleriydi... savaşta da olsak yeni yıl, yeni yıldı. Bir taburdan telefon ettiler düşman ara bölgedeki bir ağaca bir çuval asmış bubi tuzağı da olabilir düşüncesiyle uzaktan ip bağlayıp ağır ağır çekilmesini söyledik sarsıp denedikten sonra açmışlar Yün eldivenler, çoraplar elma portakal minik şişelerde içkiler vs. yeniyıl sepeti varmış !Herkes alacağını almış, bize ancak bir kaç elma eldiven kalmıştı.. konu brifingte konuşuldu biz de karşılık verelim dedik komutan biz içine bubi tuzağı koyalım demez mi Ben komünist diye onları kötülüyoruz onların bize yapmadıklarını biz onlara mı yapalım: dedim. olay tümene intikal etti tümen komutanı siz bilirsiniz demiş sonunda bizimkiler de fikirlerini değiştirmişler çikolata, sigara, konserve vs benzeri hediyeleri kutulara koyup bir ağaca asmışlar... Kuzey Koreliler ihtiyattan bizim kolileri üç günde ancak yavaş yavaş çekip almışlar. Böylece düşmanımızla yeni yılda birbirimize hediyeler vermiş olduk.
Babamın hatıralarının son kısımlarındaki yazılar şifreli çıkmış ve bir türlü düzeltemedim.
Son olarak şöyle yazdığını hatırlıyorum:
" Kore savaşının bir kazananı olmadı. Onca insan boşuna öldü. 38. Paralel sınır kabul edildi."

Babam, Kore'de cephede kendi el yazısıyla isimleri
yazmış. Babam, miğferini yerdeki harita rüzgardan uçmasın
diye haritanın üzerine koymuş.

Babam Kore'de cephede elinde Tokyo'dan aldığı flüt.
Üzerinde Japonya haritası ve Japonya'nın ünlü yerleri (tapınaklar, Fuji Dağı) gibi resimler olan eşarbın da fotoğrafını çekip koyacağım. Şemsiye takside kaybolduğu için maalesef resmi yok. Ayrıca yine cepheden getirdiği minnacık toz çorba vardı. (günümüz toz çorbası büyüklüğünde değil, bir kibrit kutusu büyüklüğünde. Herhalde bir çay fincanına atılıp içelecek. Maalesef onları atmışız. Uçaktan atılan propaganda broşürlerinden de vardı. Saklamadığımıza çok üzüldüm. Ayrıca resmini çekemediğim ve Uzak Doğu limanlarından aldığı ahşap kaplan biblosu, balık şeklinde ve ağız kısmında ampul olan minik abajur vardı. İlk çocuğu için Tokyo'dan aldığı oyuncaklar ise tabii yıllar önce kırılmış. Anneme hediye aldığı imitasyon inci takımı duruyor, Chineze Broket kumaş (annem elbise diktirmişti) annem öldükten sonra görünce üzüldüğüm için atmadık ama konu komşuya verdik. Bloğa yazacağımı bilseydim (o zamanlar bilgisayarım bile yoktu) en azından kumaşın resmini çekerdim. Bordo, sarı renkte ejderhalar olan ilginç desenli bir kumaştı.
Anlatan: Hayrettin Dural, Top. Kurmay Albay (1921 - 2003)

Babam Kore'de cephede elinde Tokyo'dan aldığı flüt.
Üzerinde Japonya haritası ve Japonya'nın ünlü yerleri (tapınaklar, Fuji Dağı) gibi resimler olan eşarbın da fotoğrafını çekip koyacağım. Şemsiye takside kaybolduğu için maalesef resmi yok. Ayrıca yine cepheden getirdiği minnacık toz çorba vardı. (günümüz toz çorbası büyüklüğünde değil, bir kibrit kutusu büyüklüğünde. Herhalde bir çay fincanına atılıp içelecek. Maalesef onları atmışız. Uçaktan atılan propaganda broşürlerinden de vardı. Saklamadığımıza çok üzüldüm. Ayrıca resmini çekemediğim ve Uzak Doğu limanlarından aldığı ahşap kaplan biblosu, balık şeklinde ve ağız kısmında ampul olan minik abajur vardı. İlk çocuğu için Tokyo'dan aldığı oyuncaklar ise tabii yıllar önce kırılmış. Anneme hediye aldığı imitasyon inci takımı duruyor, Chineze Broket kumaş (annem elbise diktirmişti) annem öldükten sonra görünce üzüldüğüm için atmadık ama konu komşuya verdik. Bloğa yazacağımı bilseydim (o zamanlar bilgisayarım bile yoktu) en azından kumaşın resmini çekerdim. Bordo, sarı renkte ejderhalar olan ilginç desenli bir kumaştı.
Anlatan: Hayrettin Dural, Top. Kurmay Albay (1921 - 2003)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder