27 Ekim 2021 Çarşamba

TÜM DİNLER, ÇOK YAYGIN BİR TÜR AKIL HASTALIĞI MIDIR? 8

Valla sözümü tutamadım. ( deeptone demişti sen dayanamaz yine yazarsın diye) Evet, yine yazdım. 

Konu yine dincilerin sebep olduğu bir cinayet. Bu konuda basbayağı bir yazı dizisi hazırlamış oldum. Okumayanlar, diğerlerini de okusunlar naçizane tavsiye ederim. Yol yakınken bu akıl hastalığına aman yakalanmayın. Tedavisi çok zor hatta imkânsız.

Evet, bu seferki dincimiz  İsrail'den. 

Okuyunca göreceksiniz ki, ortada paranoyak veya şizofreni hastası kişiler var,  kızlarını da hasta diye (belki kız hasta değil ana, baba hasta!)üfürükçü manyağa götürmüşler. (Kız, hasta olsa da gitmesi gereken yer psikolog, doktor, psikiyatrist) Onun da canına minnet böyle PARA kazanıyor! Sonuç: 26 yaşında bir kadıncağız dinci denilen deliler yüzünden hayatını kaybediyor.  


(Kaynak haber ve foto: Odatv)


Şu dünya. dinci denilen akıl hastalarından, şizofrenlerden, paranoyaklardan az çekmedi. Yazık ki, sorunun kaynağının dinler olduğunu hâlâ göremiyorlar. Büyük kısmı ise dinlerin ve dincilerin zararını biliyor ama oradan EKMEK YEDİĞİ, altına MERCEDESLER çektiği için ses çıkarmıyor. 

Yahu, işte ülkenin en tepesinde bir dinci var. İmam Hatip denen dinci yetiştiren okulu okumuş. Size örnek olsun. Bir gün dünya tüm dinlerden ve dincilerden kurtulacak ama 1000 yıl sonra ama 5000 yıl sonra. Dinciler yani deliler "Ama dinler olmazsa insanlar anneleriyle, babalarıyla, kardeşleriyle evlenir" !  Ah be geri zekalı salaklar, ahlâk diye bir şey var. Siz ahlâk = din sanıyorsunuz. İkisi aynı şey değildir. Ahlâklı insan çalmaz,  sapıklık yapmaz, dürüst olur, namuslu olur, merhametli olur, kediye, köpeğe hallenmez, bacısına, kızına, anasına, babasına hallenmez, bunun için de hiçbir dine ihtiyacı yoktur sadece ahlâka, ahlâklı bir ailede yetişmeye ihtiyacı vardır. Ahlâklı bir ailede, ahlâki normları, kuralları bilerek yetişen bir birey  uyuşturucu kullanmıyorsa, kendini kaybedecek derecede alkol, kokain vs. bağımlısı değilse, beyninde ahlâkı normları unutturacak anormallik de yoksa hiçbir dine mensup olmasa da sapık olmaz, ahlâksız olmaz. Bunu ne zaman anlayacaksınız? 

Tersini sorayım:  Dinler olmasaydı, sizler ananızla mı yatacaktınız? Sizi durduran sadece din mi? Allah korkusu mu sadece? Allah olmasa ahlâksızın önde gideni mi olacaksınız? Aslında sapık mısınız? Aslında karşı komşunun 3 yaşındaki kızında gözünüz var da sırf din mi sizi durduruyor? Allah korkunuz olmasa halanızın bileziklerini alıp öldürüp gömecek misiniz? Neye yaradı sizin dininiz? Ahlâk öyle bir şey ki, bir Allah, bir yaratıcı, bir hesap günü olmasa da ahlâklı olmaktır. Sırf korkudan ahlâklı olmanın ne kıymeti var ki? Asıl KIYMETLİ OLAN, DEĞERLİ OLAN korkacak bir yaratıcı olmadan da ahlâklı olabilmektir. 

"Yo tövbe haşa, dağlara taşlara!" diyorsanız o zaman sizi durduran din değil; ahlâklı, vicdanlı, normal zekaya sahip bir birey olmanız.

Şu da var dinler, insanların ahlâklı olmasına, iyi olmasına, vicdanlı ve merhametli olmasına yetseydi, bu dünyada kimse, kimseyi 50 tl için öldürmez, kimse, kızına, bacısına ya da kediye tecavüz etmez, Tayyip de böyle biri olmaz, İŞİD liler kafa kesmez, Afganlılar kadınları recm etmez, kiliselerde rahipler oğlanlara tecavüz etmezdi. 

Dini, imanı DOLAR olan akepeliler ve yine dini, imanı DOLAR olan Diyanet denen ahlâksız para babalarının arpalığı kurumdakiler bu aralar neden deistlere çok kızıyorlar? 

Çünkü vatandaşlar dincilerin ne olduğunu yaşayarak öğreniyorlar. Müge Anlı'nın programlarında başları örtülü - içleri ahlâksızların + 18 hikayelerini duyuyorlar, Tayyip de elinde Kuran ! kindar, kindar ülkeye sığınmacılar sokup, ekonominin içine ettikçe insanlar aydınlanmaya başlıyorlar. Dinci nasıl olurmuş birebir görüyorlar. 


Bu da bu konuda daha önce yazdığım yazılar:




















 

11 Eylül 2021 Cumartesi

GÖNDERİLMEMİŞ ♥AŞK♥ MEKTUPLARI


(Rahmetli annemin açık mavi, tüllü şapkası) 

1960 yazıydı. Annelerimizin gardıroplarında kombinezon, jartiyer ve arkası dikişli ince çorapların olduğu günlerdi. Yuvarlak kutular içinde çiçekli veya gözlere kadar inen tüllü şapkalar da olurdu. Ben, Zeynep ve Leyla. On üç yaşında üç kız, aynı apartmanda oturuyor, aynı okula - Ayrancı İlkokulu'na - gidiyorduk. Ayrılmaz üçlüydük. O zamanlarda bilgisayarın, cep telefonunun adı bile duyulmamıştı. Çamaşırlar merdaneli makinede (bizimkinin markası NurMetal'di hâlâ hatırlarım), bulaşıklar elde yıkanırdı. Evlerimizde ev telefonu bile yoktu. Sadece Zeynep'in babası doktor olduğu için onların evinde parmağını yuvarlak deliklere sokup, "ÇIIIRRTT" diye çevrilen, siyah, ahizeli bir telefon vardı. Şimdiki gençlerin, Z kuşağının hiç görmediği  bir şey. 


Televizyon da Türkiye'ye henüz gelmemişti. O yüzden bol bol sinemaya giderdik ve üçümüz de William Holden'e aşıktık. Daha doğrusu ünlü film yıldızlarına duyulan çocukça  hayranlık. 

(Piknik filminden bir sahne)

Yan yana dizilmiş, şimdi yerinde yeller esen Çankaya Sineması'nda Piknik filminin afişine baygın gözlerle bakıyorduk. Filmin esas kızı bal rengi gözlü Kim Novak; esas oğlan da mavi gözlü, yakışıklı William Holden'di. 

"Ay! Çocuklar, birbirlerine ne kadar yakışıyorlar."

diyor, iç geçiriyorduk ki, Leyla'nın aklına bir şey geldi:

"Kızlar, mektup yazalım; imzalı fotoğrafını isteyelim mi?"

Fikri beğenmiştik ama adresi nereden bulacaktık? Şimdiki gibi bilgisayar, internet, ünlülerin sosyal medya hesapları filan yoktu ki. 

"Mektupları yazalım, adresi bulunca göndeririz" dedik. Babalarımızın dolma kalemlerini alıp, pembe pelür kağıtlara yarım yamalak İngilizcemizle, büyükler görmeden

"Dear Mr. William Holden..."

ile başlayan ve 

"Sizi çok seviyoruz. Bugün arkadaşlarımla Piknik filmine ikinci kez gittik. Biz, Ankara, Türkiye'de yaşıyoruz. Lütfen bize imzalı bir fotoğraf gönderir misiniz? Çok seviniriz."

diye devan eden, selamlar ve iyi dileklerle biten mektuplar göndermeye başladık.



"Kızlar, ben mektubun sonuna öpücük de koydum."

"NEEE? Nasıl yaptın ki?"

"Annem, bulaşık yıkarken, tuvalet masasında rujunu sürdüm sonra kâğıdı öptüm, öyle güzel ruj izi çıktı ki, sonra hemen sildim dudaklarımı annem görmesin diye."

Üçümüz de kikir, kikir, kikirdedik. Zaten annelerimiz evden gidince rujlarını, allıklarını sürmek, kalem topuklu ayakkabılarını giymek en sevdiğimiz şeydi. Mektuplar zamanla birikti. Anne, babalar görüp, kulaklarımızı çekmesinler diye onları saklayacak bir zula bulmak gerekiyordu. Zeynep imdadımıza yetişti.

"Teyzemin kahve sehpasının kenarında kimsenin bilmediği incecik bir yarık var. Oradan içeri atalım."

Böylece mektuplarımız ceviz ağacından oyularak yapılmış, aslan ayaklı sehpanın içindeki gizli bölmeyi boyladı. O arada Hayat Mecmuası, Ses Mecmuası gibi dönemin ünlü dergilerinden William Holden'in adresini istedik ama işe yaramadı. 

"Yahu, Amerikan Sefareti burnumuzun dibinde. Onlara söyleyelim."

Çankaya'da oturmamız avantajımızdı. O yıllarda büyükelçilikten çok "sefaret" kelimesi kullanılırdı. Etrafımız çeşitli elçiliklerin binalarıyla doluydu. Sokaklarda dolaşırken sarileriyle Hint kadınlarına, çekik gözlü Japonları sık sık rastlardık. Kâğıt, kalem aldık ve yürüye yürüye Amerikan Sefaretine gittik. Parmaklıklı kapının yanında bir nöbetçi kulübesi vardı ama ne kadar yalvarsak da  eli boş döndük. Bıyıklı adam bizi içeri almadı.

"Pis adam!"

"Löööö!"

diye dil çıkartıp, benzer sözler söyleyerek kaçtık. Adamcağız da sabırlıymış. İntikam olsun diye biraz sonra elimizde makaslarla gittik. İki metre demir parmaklıklardan dışarı taşan güllerden bol bol kestik, eve götürdük. Nasıl güzel kokuyorlardı anlatamam. 

Piknik'ten sonra başka filmler de geldi. Sabrina, Aşk Çok Güzel Bir Şeydir, Paris'te Aşk Başkadır gibi. Hepsine bir, iki kez gittik. Annelerimiz kızmasa daha da çok gidecektik. Gişedeki adam artık üçümüzü de tanıyordu.

"Yine mi siz?"

"Evet yine biziz, sana ne? Saman ye! Daha doymazsan beni ye!"

Nasıl da şımarıktık. Çocukluk işte. 😆 On üç yaş nedir ki? Böylece baharlar baharları, kışlar kışları kovaladı. Yerler kâh çiçek tozlarıyla, kâh karla doldu ve on yıl geçti.  Adresi bulmaktan artık vaz geçmiştik. Mektupları da sehpanın içinde unuttuk. Artık sokakta saklambaç, yakar top oynayacak; akşam olunca "Akşam Ebesi!" diye birbirimizin sırtına vurarak, merdivenlerde kahkahalarla koşturduğumuz günler geçmişti. Üniversiteden mezun olunca, Zeynep, bir doktorla; Leyla da bir öğretmenle evlenmişti. Ben, henüz bekârdım çünkü Amerika'ya dil okuluna gidecektim.  Hangisini seçsem diye düşünürken, Zeynep, teyzesini kaybetti. Çok üzgündüler, biz de öyleydik.  Evcilik için onlara gittiğimizde buzdolabının buzluğunda yaptığı "FrukoBuz" ikram ederdi bize. Çankaya Sineması'nda satılanın aynısıydı. Nasıl becerdiğine hâlâ şaşırırım. Ellerimiz donmasın diye de kahverengi ambalaj kâğıdına sararak verirdi.

Mevlut okunurken dantelli kahve sehpası gözüme ilişti. Fısıldadım:

"Zeynepciğim, mektuplar hâlâ içinde mi?"

"Aaa! Çoktan unuttum! Evet, içinde olmalı."

"Bana versene. Amerika'ya gideceğim ya; belki adresi bulurum. Yıllar sonra da olsa kendisine ulaştırırız."

Mevlut okunurken, diğerleri görmeden Zeynep, pul maşasıyla tüm mektupları gizli bölmeden çıkarttı ve bana verdi. 

On yıl önce adres için gittiğimiz elçiliğe bu sefer vize için gittim. Kapıdaki adam aynı kişiydi. O beni tanımadı tabii ama ben onu tanıyıp ne maskaralıklar yaptığımızı hatırlayınca bir gülmedir geldi. Vizeler, pasaport işlemleri tamamlandı. Annemler, Zeynep ve Leyla ile gülmeli, ağlamalı kucaklaşmalardan sonra uçaktaydım. Tüylerim diken dikendi. Kızların

"Mektupları unutma sakın!"

demesini, babamın  şakayla karışık

"Bana bak kızım! Dönerken yanında sakın Corc, Morc getirme ha!"

demesi sayesinde uçak korkumu yendim.

Babam, fotoğraf çekmem için minik bir Kodak makine de almıştı bana. Bol bol resim çekerken, okulun hocası Susan hanımla arkadaşlığımızı ilerletince ona mektuplardan söz ettim.  Hikaye ilgisini çekti ve elinden geleni yapacağını söyledi.  Gerçekten de bir hafta sonra nasıl bulduysa bana adresi verdi. Bir sarı taksiye bindim ve şoföre kâğıdı uzattım ve İngilizce olarak o adrese gitmek istediğimi söyledim. Şoför bana dönüp gülümsedi.

"Türk müsünüz?"

Afalladım.

" Evet? Siz de mi?"

Kahverengi gözlü, siyah saçlı, yaşıtım gencin bakışları "Benden zarar gelmez" diyordu.

"Evet. Hem dil öğreniyorum, hem de okul harçlığımı çıkartıyorum." dedikten sonra elini uzattı:

" Mert."

Uzatılan eli sıktım.

"Nazlı."

Sohbet ede ede Beverly Hills'in muhteşem malikânelerinin olduğu yerlere gittik. Devasa bahçenin korunaklı bir kapısı vardı. Hikayeyi Mert'e de anlatmıştım. O da beni yalnız bırakmadı. Zili çaldım. Az sonra diafondan İngilizce bir ses geldi. Ne istediğimizi filan sordu. Dilim döndüğünce anlattım. Mert'in İngilizcesi daha iyiydi. O da konuştu ama adam Nuh diyor, peygamber demiyordu. Sesinin tonundan gittikçe kızdığını hissettik. Resmen azarlıyordu.Yüzüm düştü.

"Üzülme ya. Koskoca Hollywood yıldızı. Kimseleri almazlar içeri kolay kolay. Bak şöyle yapalım. Nasılsa adresi biliyoruz. Postaya verelim. Eline ulaştırırlar."

Neredeyse boynuna atlayacaktım. Bunu nasıl da düşünememiştim?

"Harikasın!"

En yakın postaneye gittik. Tek tek mektupları verdik. Afro- Amerikalı, şişman bir kadın memur hepsine PAT - PAT damga vururken keyifle izledim. 

O günden sonra Los Angelesli taksi şoförü Mert'le sık sık birbirimizi aradık. 1970 olduğu için cep telefonu yoktu ama okulun telefonundan onun yurdunu arayabiliyordum. Öğretmenimiz "İngilizceyi konuşmak istiyorsanız kendi memleketinizden insanlarla konuşmayın" demişlerdi ama gönül ferman dinlemiyor.  Altı aylık kurs sonunda eve döndüğümde aileme bir de damat adayı getirmiştim. Corc, Morc da değildi. 😃 

Bir altı ay sonra ise, başımda papatyadan taç, mektuplar sayesinde tanıştığım çocukla nikâh masasındaydım. Zeynep ve Leyla da şahidimdi. İki gün sonra hem benim, hem Zeynep ve Leyla'nın baba evine Amerika'dan üç adet mektup gelmişti. Üç aile de açmamış, kızlarının gelmesini beklemişti. Heyecanla hepimiz aynı gün bizim evde buluştuk. Eller titreyerek üç zarf açıldı. Leyla ve Zeynep, eşlerine bahsetmemişlerdi. Durduk yere kıskançlık çıkmasın değil mi? Herkes Mert kadar anlayışlı ve hoşgörülü olmayabilir.

Zarflar açıldı, içinden William Holden'in üç fotoğrafı çıktı. Biri ben, biri Zeynep, üçüncü de Leyla için imzalanmıştı.

Çaylar içilip, tatlılar, tuzlular yenilirken, neler olduğunu soran annelere hikayemizi anlattık. 

Mert, iyi bir iş teklifi alınca, on yıl geçmeden mutlaka vatanımıza dönmek üzere Amerika'ya yerleştik. 1981 yılına girdiğimizde artık Ankara'ya dönme planları yapıyorduk ki, televizyonda  William Holden'in hayatını kaybettiğini söylediler. Efsane oyuncu, küllerinin Büyük Okyanus'a serpilmesini vasiyet etmişti. Bu platonik ve çocuksu aşk hikayesini bilen eşim bir gün beni deniz kıyısına götürdü. Elinde masum aşkın simgesi beyaz bir gül vardı. 

Çiçeği yavaşça suya bıraktım. Başım, Mert'in omzunda; çocukluğumun bu ünlü yıldızına veda ettim. Mektuplardan birinde rujlu öpücüğümün olduğunu söylemedim. O hâlâ biz kızların arasında sır. 😉

- SON -





29 Temmuz 2021 Perşembe

NE HALİNİZ VARSA GÖRÜN

On yıl filan önce - tam tarihini hatırlamıyorum - başka bir bloğum vardı. 

Blog başlığında 

"Bir ülke, kötü insanlar yüzünden değil, kötülere ses çıkarmayan korkaklar yüzünden kötüdür"

yazardı. Bu söz bana ait değil. Kim söylemişti unuttum.

Hani film / dizi izlerseniz. Birisinin başına bir kötülük getirirler, çorap örerler (yıllar önce Türk ordusunun başına çorap ördükleri gibi) o susar, bu susar, öteki konuşmaya korkar, diğeri  "korkuyorum " der. Sonuçta, Matrix filmindeki  Neo'nun mavi hapını yutmuş insanlar gibi gözlerine pembe gözlük takar ve Türkiye,  güllük gülistanlıkmış numarası yapmaya başlarlar. Korku böyledir.

Korkarak yaşamak özgür olmamak demektir. Hapis hayatı yaşamak, düşündüğünü, aklına geleni dobra dobra söyleyememek, konuşamamak demektir. Kelimeler, cümleler, fikirler dilinizin ucuna gelir ama "Ya başıma bir iş gelirse" dediğinizden söyleyemezsiniz. Zamanla korkarak yaşamaya yani özgür olmamaya, hapis hayatına alışırsınız. Bu korkaklık size doğal gelir. Normal gelir. 


Hani kafeste bir kuş vardır, iki yıl, üç yıl kafeste yaşamıştır. Sonunda kafesin kapısını açarsınız ama kuş hapis hayatına, özgür olmamaya o kadar alışmıştır ki, siz kapıyı açsanız da dışarı çıkmaya korkar. Tutsaklığa alışmıştır. Efendi - köle, siyasi lider - vatandaş, amir - işçi ilişkileri gibi. "Ben köleyim, uçamam ki..." der. Halbuki kanatları var istese uçacak. Özgür olacak. Bu "Ben köleyim, uçamam ki" diyen kuşun günümüz versiyonu "Ben filanın g....nün kılıyım, o ne derse o" oldu. Bu cümle de bana ait değil. Videosu vardı, bir kadın söylemişti. 

Korkmaya alışmış insanların durumu da bu kuş gibidir. Hayatı boyunca çeşitli kavram ve kişilerden korka korka, ezile ezile korkmaya, ezilmeye ve özgür olmamaya alışmıştır. Annesinden korkmuştur, babasından korkmuştur, okulda öğretmeninden, işe girdiğinde amirinden, patronundan, eşinden, kaynından hatta şirret komşusundan korkmuştur, "Şimdi Silivri soğuktur" diyerek siyasetçilerden korkmuştur!

Korkunun bir nedeni de sorumluluk almaktır. Özgür olunca sorumluluk almak zorunda kalmaktan korkar insan. Elini taşın altına koymaktan korkar. Bazıları buna öğrenilmiş çaresizlik de diyorlar. Karanlıkta ses duyarsınız, kalkarsanız belki hırsızla yüz yüze geleceksiniz, sorumluluk alacaksınız, mücadele etmeniz gerekecek, en azından bağırıp, çağırmanız, pes etmemeniz, belki saç saça, baş başa, boğaz boğaza, yumruk yumruğa dövüşmeniz gerekecek; onun yerine yorganı başınıza çeker, hiç görmüyor, hiç duymuyor gibi yaparsınız. Hakkını aramanın, dövüşmenin, sorumluluğunu almaktansa. Problemlerle yüz yüze gelmektense çekersiniz yorganı. "aman bana dokunmasın da evi soysun" deyip mutlu olursunuz. 

Korkmak, kendini kandırmaktır bir anlamda. Çeşit çeşit bahaneler bulmaktır sorumluluk almamak için. Hani, eşinin artık kendisini sevmediğini bilen biri eşiyle yüzleşmek istemez, sorarsa "Artık boşanalım" cevabını duymaktan korkar. Mutlu rolü yapmaya, oyun oynamaya devam eder. Çünkü ses çıkartmadıkça eşi de ses etmeyecektir. Oyuna katılacaktır. Siyasette de böyledir, güçlü olandan yana olmak insana kendisini iyi hissettirir. 

"Çalıyor, hırsız, cahil, yalancı, hatta kötü biri ama güç onda. Ses çıkartmayayım." der. Hele çaldıklarından kendisine de kemik atıyorsa mutlu bile olur. Ta ki, o güçlü ama kötü kişinin bir şekilde kötülüğü ona ya da yakınlarına dokunana kadardır bu.

Ben korkmamayı seçtim.  Bazı özel durumlar ve dönemler hariç yıllarca bloğumda, ODATV sayfasındaki okur yorumlarında, başka sitelerde, Facebook'ta neler neler yazdım. Başıma bir şey gelmedi. Gelseydi şimdiye kadar gelirdi. Gezi'de de -yaş o zaman 55- her akşam elimde çay kaşığı, cezve ve Atatürk'lü Türk bayrağı sokağa çıktım. Korkmadım.

Gezi'den çok daha önce, Balyoz denen, Ergenekon denen kumpasın daha yeni başladığı yıllarda, "Bunlar ordunun başına bir çorap örüyorlar." demiştim.  O yıllarda, Turk.net forum diye bir site vardı. Epey popüler bir siteydi. O forum sitesinde, dönemin gen. kur. bşk. İlker Başbuğ'a hitaben

" Ordunun başına bir çorap örüyorlar, susmayın, sustukça sıra size gelecek."

demiştim. Valla demiştim. Site kapanalı epey oluyor o yüzden ispatlamam imkansız. 

Neyse, işte ben öyle yazdım. Bir, iki yıl sonra adam kendisini Silivri'de buldu. Yani korkmak işe yaramıyor hatta daha kötü oluyor. Haberiniz olsun.

Şimdi artık benim de yazma hevesim kalmadı. İstisnalar hariç bloğa girince kendimi Norveç'te, Hollanda'da filan sanıyorum. Güllük gülistanlık bir yer. Neo'nun mavi hapını yutmuş gibiler. 

Alemin delisi bir ben miyim? Ben de yazmıyorum bundan sonra. Ne haliniz varsa görün. İyi rüyalar, tatlı uykular. 

Bana gelince, son 20 yıl boyunca korkanların; torunları, torunları olmazsa torunlarının çocukları Beşiktaş'a, Kızılay'a, Konak meydanına şort, büstiyerle değil, battal boy, mavi çöp poşeti benzeri kıyafetle ve yanlarında mutlaka koca veya erkek akraba eşliğinde sokağa çıkmak zorunda kaldığında, belki sustuklarına pişman bile olamayacaklar çünkü büyük ihtimalle o zamana kadar ölmüş gitmiş olacaklar. Öteki dünya varsa ve öbür dünyada torunlarının çocuklarının "Nasıl bir cehennemde dünyaya geldik!" dediklerini duyunca,  belki vaktiyle sustukları için vicdan azabı çekecekler ama benim vicdanım rahat olacak. 


Sonradan not: Bazılarınız "Ülkeye Suriyeli, Afganlı, Somalili, Iraklı, Peştun vs. dolarsa biz de İsveç'e, Norveç'e, İngiltere'ye gideriz."

diyordur. Ajda Pekkan, Sibel Can, Tarkan vs. gibi Londra'da, Miami'de milyon Dolarlık evi varsa tamam ama benim gibi ancak geçinen biriyseniz zor.

İsveçliler, Norveçliler de size "Aman hoş geldiniz, sefalar getirdiniz, ne iyi ettiniz de geldiniz." diyecek değil.  Biz, burada Suriyelileri ne gözle görüyorsak, onlar da sizi o gözle görecekler. 

Daha akepe, iktidara gelmemişti, 1995 yılıydı, bir hocam ki, çeşitli Avrupa ülkelerine gitmişti; aynen şöyle dedi:

" Başkasının ülkesinde ikinci, üçüncü sınıf insan olarak yaşamaktansa, kendi ülkemde birinci sınıf insan olarak yaşarım."

Tek istisnası, yüz yıllar önce göçmenler tarafından kurulduğu için ABD'dir. Bir ihtimal, bir Fransız, bir Danimarkalı kadar belki sizi aşağılamazlar ama  Frank Sinatra'nın Kitty Kelly isimli yazar tarafından kaleme alınan anılarından hatırlıyorum: Yoksul, İtalyan göçmenlerini "dago" diğerek aşağılar, alay eder, sevmezlermiş. E, Frank Sinatra da değilsiniz hani... 

 

22 Temmuz 2021 Perşembe

TÜRKİYE' nin SAVAŞSIZ İŞGALİ

Avusturya'da Afganistan'dan gelen bir erkek, 13 yaşındaki Avusturyalı kıza tecavüz edip öldürmüş. Başka Afganlılar, sınır dışı edilmek için götürüldükleri karakolda bir kadın polisi yaralarken, kadın düşmanı hareketlerde bulunmuşlar. Avusturya başbakanı ülkedeki tüm Afganlıları kapı dışarı edecek. Biz ise sürüyle alıyoruz!

Avusturya başbakanı: Afganlıları sınır dışı edeceğiz  

(Kaynak Türkçe)

Ekmek almaya gidiyorum.  Sağımda bilmediğim bir dille konuşan iki kadın yürüyor(Arapça, Afganca, Somali dili her neyse), otobüs durağında Afrikalı iki siyah genç oturuyordu (artık hangi ülkeden geldiyse), arkamda çarşaflı iki kadın yine bilmedğim bir lisanla konuşuyor, karşımdan yine öyle, sağım. solum hepsi yabancı. Oturduğum apartmanda bir dairede Türkçe bilmeyen biri oturuyor. Tam karşımdaki apartmanda tek erkek olarak, şalvarlı, sakallı, sürekli sırt çantası taşıyan, işid tipli biri oturuyor. Sırt çantasında bomba mı taşıyor artık bilemiyorum. Ailesi yok. 

Alttaki afiş Avustralya hükümetininmiş. İngilizce olarak.  "Asla olmaz. Avustralya'yı eviniz yapmayacaksınız." diyor. 


Yıllar önce yani eski Türkiye'de kadınların ve erkeklerin şapkasız çıkmadığı Beyoğlu, insanların Beyoğlu'na giderken en şık elbiselerini giydiği o ünlü cadde Arapça levhalı tabelalar ve Araplar, vs. dolmuş. Genellikle erkekler var. Kadınlar korkudan gidemiyormuş. Alanya'da "Barlar Sokağı" denen sokakmış.

                  

Gebze'nin Pelit köyünde, 17 yaşında bir kız, yolda yürürken Afganlı tecavüze kalkmış, başını taşla ezmiş, kızcağız hâlâ hastanede. Ölecek mi, kurtulacak mı belli değil. Babası

" 15 sene akepe'ye oy verdik, Tayyip bu senin eserin."

diye isyan ettiği videosu var. Ben altına yorum olarak (tweet)

"Onun eseri değil, senin eserin, 15 sene oy atan sensin"

yazdım. Pişman değilim. Seçim zamanı yine ampule basıp basmayacağı da şüpheli.

Bu da Erzurum'da olmuş:

Yaşı, yaşıma yakın olanlar hatırlar: Vietnam'da savaş vardı. ABD askerleri oraya gittiler. Sonunda dönünce bu savaş travması yaşayan askerlerle ilgili filmler çekilmişti. Yaşadıklarından, tanık oldukları vahşetten, katliamlardan ötürü çoğu ruh hastası olmuştu. 

Savaş yüzünden ülkemize gelenlerin yüzde doksanı da böyle ruh hastası, savaş travmalı kişiler. Psikopatlaşmış, insanlıklarını kaybetmişler, zombileşmişler. İçleri hınç, öfkeyle dolu. Bu öfkeyi, bu hıncı önlerine gelen yavru kedi, köpekten alıyorlar şimdilik. Sonra sıra insanlara gelecek. Dün Ekşi Sözlük'te 

"Suriyeli çocukların torpil ile patlattıkları yavru kedi"

haberi vardı. Ağlayan, hıçkıran bir kadın sesi vardı. Olayı göremedim. Kadın herhalde sonradan videoyu çekebilmiş. Çocukluğunuzu hatırlayın. Kaçınız çocukken bu kadar sadisttiniz? Bir çocuk daha çocukken bunu yaparsa, büyüyünce neler yapmaz?  Zaten bunlar geldi geleli 

"Patisi kesilen kedi",  "Patileri kesilen köpek" , "Başı ve ayakları kesilmiş yavru kedi"

haberlerinden geçilmiyor. Ben bu ülkenin 60, 70, 80, 90'lı yıllarını yaşadım. Böyle tek olay olmadı. 

Bu videoda yine Afgan mı, Suriyeli mi, Pakistanlı mı, Hindistanlı mı artık hangi ülkedense birini linç ederken, bıçaklarken, araca taş atarken gösteriyor. 

Video

Ekşi Sözlük'teki yorumlar

Bu arada Afganistan, dünyanın tüm eroinini neredeyse temin eden, halkının % 10'u eroinman, bir o kadarı keş  (esrarkeş), hap bağımlısı ve psikopat olan. Kadınlarının  battal boy, mavi çöp poşetine benzer şekilde giyindikleri ve yanında erkek olmadan sokağa çıkamadığı anormallerle dolu bir ülke. En sevdikleri şey de 

"Bacha bazi"

dedikleri, küçük oğlanlara etek giydirip, makyaj yapıp dans ettirmek sonra da tecavüz etmek.  Kadınlar bu ülkede  o kadar zulüm görüyorlar ki, çareleri gaz yağı ile kendilerini yakmak. Afganistan hastahaneleri kendini yakan kadınlarla dolu. Ölmeyenler, yüzü gözü, vücudu yanıklarla dolu olarak yaşıyor. 

Şimdi bu psikopat, eroinman, keşler ülkesinde ne kadar tecavüzcü, katil, terörist, potansiyel canlı bomba, kafa kesici varsa, yürüyerek geneleve dönmüş sınırlarımızdan ülkeye giriyorlar. Videoları dolaşıyor internette. Hepsi erkek! 

Bu ülkede değil kadın, kız....değil insan....patisi kesilen her kedinin, her köpeğin ahı malum şahıs ve partisiyle; o malum şahsın partisine oy atanlara, "Ne var canım gelsinler" diyenlerden misliyle çıksın umarım. 

Çocuktum, Hayat Mecmuası diye bir dergi alırdık her hafta. Lübnan diye bir yerde devamlı iç savaş olduğunu o çocuk aklımla hatırlıyorum. Sebebini o zaman ilkokulda olduğumdan anlamamıştım. Yıllar sonra anladım: Göçle ülkenin demografisini değiştirmişler. Savaş o yüzden çıkmış.

Bir ülkenin demografisini değiştirmek o ülkeye yapılacak en büyük kötülüktür. Koskoca Roma İmparatorluğu bu yüzden çökmüştür.  Bazıları 

"Ama biz de vaktiyle Rumeli'den, Bulgaristan'dan göç aldık" diyor. 

Onların hepsi özbeöz Türk'tü. Türkçe konuşuyordu.  Ayrıca, o yıllarda ülkemizin nüfusu şimdiki gibi 80 000 000 değil, 13. milyondu. Yani  tüm ülke şimdiki İstanbul kadar nüfusa sahipti. Gıda olarak da kendi kendine yeten ülkeydik, tarımımız bitmemişti, dışarıdan gıda ithal etmiyorduk. Tarlalarımız bereketliydi. En önemlisi Rumeli'den gelen Türkler,  terörist, eroinman, keş, cihatçı ve savaş travmalı değildi. Tek erkek değil, ailece geldiler.  Ülkemize gelince dilencilik, hırsızlık, teröristlik yapmadılar. Kimsenin karısına, kızına çullanmadılar. Çalışıp, alınlarının akıyla maaşlı işlere yerleştirildiler. Kısaca Türkiye'ye  zararları dokunmadı ve nüfusumuz çok az olduğundan ülkeye ekonomik yük olmadılar.


14 Temmuz 2021 Çarşamba

ÇOCUKLARINIZI DİNCİLERDEN NEDEN UZAK TUTMALISINIZ? - 3 -

 


Bu habere vatandaşlar yorumlar yapmışlar. Bir aklı evvel de  

"Flüt kursunda olsa, tüm flüt kurslarını kapatacak mısınız?"

demiş. Siz hayatınızda flüt kursunda, keman kursunda, piyano kursunda, stilistlik kursunda dayak yiyen çocuk duydunuz mu? Ben duymadım.  

Çocukken, (ilkokulda) bütün yıl boyunca mandolin kursuna gittim. Değil dayak ! Hiçbirimiz en, en, en ufak, en minik bir azar, bir surat asma, bir kötü bakış, bir kötü söz  görmedik, duymadık hocamızdan. Yaşıyorsa kulağı çınlasın, öldüyse mekânı cennet olsun adamcağızın. Dersler gayet keyifli geçerdi. Bitiminde de minik bir konser vermiştik koridorda. 

Keman, piyano, gitar, stilistlik, dikiş, resim, nakış kursundan kimseye zarar gelmez; kimse bu kurslarda dayak atmaz. Sanatçılardan, sanatçı ruhlu insanlardan bu dünyaya kötülük gelmez. Hiçbir piyano hocası, hiçbir keman hocası, hiçbir stilistlik hocası böyle kudurmuş gibi, öğrencisine saldırmaz. 

Dinciler için aynı şeyi asla söyleyemem. 

Bu da : Söz konusu tivit


Çocuklarınızı Neden Dincilerden Uzak Tumalısınız? 1

Çocuklarınızı Neden Dincilerden Uzak Tutmalısınız? -2 


KURAN KURSUNDA KOLONYA DÖKÜLÜP, ÇAKMAK ÇAKILIP, İŞKENCE YAPILAN 10 YAŞINDAKİ ÇOCUK!

Kuran kursunda kolonya ile..

Olay Bursa'da yaşanıyor. Diyanet'e bağlı bir Kuran Kursu'nda 10 yaşındaki çocuğun üzerine hafızları (18 ve 19 yaşındalarmış, yukarıdaki linkte haberin orijinali mevcut, Cumhuriyet gazetesinin) kolonya döküyor, öteki çakmak çakıyor. Çocuk yanık tedavisinde, hastanede. Babası " Kuran kursu değil işkencehaneymiş" dediği yazılı.  

Kuran kursunda istismar


Sonradan not:  Dün, Keçiören'de,  bir caminin yanında 4 - 6  yaş Kuran Kursu ilanı gördüm. Yazık. Yazık. Yazık...4 yaş, 6 yaş nedir ki?  Daha bebek!  Taciz etseler bile anlamaz. 17 yaşındaki  kız çocukları, erkek çocukları taciz hatta tecavüze uğrayınca  korkudan söyleyemiyorlar. Utanıyorlar, 4 yaşındaki bebe ne desin? Altı yaşındaki minnacık çocuk hele korkarsa ne desin?

Ruh sağlıkları bozuluyor, kaç tanesi intihar etti. Bir küçük kız mahkemede korkudan kalbi durup öldü.  DÖRT yaşındaki bebeyi neye güvenip de dincilere emanet edeceksiniz? Hiç mi kafanız yok?  Hiç mi aklınız yok?  O çocuk orada neye maruz kalacak? Beyni nasıl yıkanacak? Yarın, öbür gün Müge Anlı' nın programında "Beni cinlerle, büyülerle, muskalarla korkuttular"  daki bir yetişkine dönüşecek.