9 Aralık 2022 Cuma

GÜNAYDIN, MERHABA

Bloğumda yine değişiklik yapıyorum arkadaşlar. Şöyle ki; bu bloğumda sadece sitcom, hikaye, dizi projelerim, çizgi - dizilerim vs. olacak. 

Siyasi, dini yazılarım için ayrı yani yeni bir blog açtım. Buradaki siyasi, dini çok emek verdiğim birkaç yazıyı oraya aktardım. Maalesef aktarınca değerli yorumlarınız kayboldu. Bunun için çok üzgünüm. 😢 

Siyasi, dini konuları okumak isteyenler şu bloğumu 👉düşün, oku, yaz, sor   

Siyasi, dini konuları okumak istemeyenler bu bloğumu okusun 😍




7 Aralık 2021 Salı

ARKADAŞLARIMIN GÜZEL KİTAPLARI - OKUMAYAN KALMASIN

Sevgili  arkadaşım Sevil'in Ya Başka Bir Hayat Mümkünse isimli kitabı ile yine sevgili arkadaşım Hanife'nin Fırçadaki Son Şiir isimli kitaplarını çok önceden alacaktım ama olmadı. Bugüne nasipmiş diyelim. 


"Kız Bücürük pek bi gıcık, çirkin çıkmışsın 😆"

Hanifeciğimin kitabı ünlü şair Orhan Veli Kanık'ın hayatını anlatan bir kitap. Woww! 400 sayfa ve daha yeni başladığım için okuyup bitirince  ayrıca yazacağım yorumumu. Ama ilk sayfayı açıp baktım roman gibi yazmış yani  "Şurada doğdu, sonra şu okula gitti...." gibi sıkıcı, bildik biyografi değil asla. Roman tadında.  

Sevilciğimin de, Hanifeciğimin de ellerine, emeklerine sağlık diyorum.

Sevil'imin kitabı bir kişisel gelişim kitabı dersem yanılmış olmam sanıyorum.  Önce ondan başladım çünkü sayfa sayısı olarak az ama içerik olarak dolu dolu ve öyle olduğu için bir solukta bitirdim. Masal gibi bir kendini arayış hikayesi. Çok sürükleyici, akıp gidiyor sayfalar. Sıkılmak mı? Ne mümkün?

Olaylar Haksunag gezegeninde geçiyor. Ana kahramanımız genç bir kız: Mira. Cips isminde bir de kedisi var. Gezegende yaşayan ölü insanlar var. Ayol bunlar bana bir yerden tanıdık geldi. Hani 

" Çıkar telefonunu göster."

diyen, böyle her şeye tepkisiz, kendilerine ne anlatılmışsa ona inanan, Matrix filmindeki kırmızı hapı içmiş tiplere benzettim. Mira ise farklı, o yaşayan ölü değil. Umudu var, iyimser, enerjik ve soruyor, sorguluyor. Bir gün Mira,  Prinori Garanarga isimli bir yazarla tanışıyor ve onun notlarını her gün bir bölüm okumaya başlıyor. Yazarımızın bir şartı var:  Mira, bu notları bir başkasına da okutacak. Mira, yazarın dediğini yapıyor, kendi okuyor ve bir başkasına da okutuyor. 

Notlarda neler mi var? Düşüncelerinin tutsağı olmak - zihin oyunları - korku - suçlu hissetmek - aşkın halleri - kendin olmak - huzur - her şeyi alıp kabul etmek / hayatı kabul etmek  gibi felsefi konular.

Kitapta en sevdiğim cümlelerden bazıları şunlar: 

" Korku ağırlık verir, sevgi hafiflik,  korkan insanlar değişmekten de korkuyorlar  ( Aç parantez yine Türkiye'nin ve o 'çıkar telefonunu göster' diyenlerin haline benzettim. -  değişmek/dönüşmek -  pes etmek yok - "Şaşırt kendini ve mevcut enerjiyi"  "Bulanlar hep arayanlardır" "en güçlü görünenler en hassas olanlardır"  "Kendimizin en itici, en egolu, en hatalı, en gölgeli yanlarını da keşfetmeliyiz o da biziz" su akıyor, güneş doğuyor...niye akıyorum diye düşünmüyor ya da ya akamazsam diye. Şemsi Tebrizi'den başına ne gelirse gelsin karamsarlığa kapılma  şu an bu satırları okuyorsan arayışın bitmediği içindir umudun tükenmediği içindir - "

Ben, kendi adıma "Su akıyor; niye akıyor, güneş doğuyor, niye doğuyorum diye düşünmüyor" cümlesini o kadar çok sevdim ki, hani ben deis/agnostiğim ya, işte aradığım bu cümleymiş : Yaratıcı da - tabii benim fikrim katılmayabilirsiniz -  tıpkı su gibi, yaratıyor ama yaratıyorum demiyor. Yani su, su olduğunun farkında değil, yaratıcı da yaratıcı olduğunun farkında olmayabilir. Neyse konuyu dağıtmayayım; 

Derken bir gün yazarımız yani Pirigori  aniden ortadan kaybolur, acaba nereye gitmiştir?Cevabı kitabı okuyunca alacaksınız.  

Finalini çok sevdim. Tabii söylemiyorum, çok güzel bir sürpriz bekliyor okuru. Söylersem olmaz, tadı kaçar; alıp okuyun. 

Tekrar, eline, emeğine, yüreğine sağlık Sevilciğim. Bol okurlu olsun inşallah. Simyacı'dan aldığım tadı aldım yeminle. 

Sevilciğimin bloğu: Düş Tasarımcısı 

Hanifeciğimin bloğu: Hanife Mert



11 Eylül 2021 Cumartesi

GÖNDERİLMEMİŞ AŞK MEKTUPLARI


(Rahmetli annemin açık mavi, tüllü şapkası) 

1960 yazıydı. Annelerimizin gardıroplarında kombinezon, jartiyer ve arkası dikişli ince çorapların olduğu günlerdi. Yuvarlak kutular içinde çiçekli veya gözlere kadar inen tüllü şapkalar da olurdu. Ben, Zeynep ve Leyla. On üç yaşında üç kız, aynı apartmanda oturuyor, aynı okula - Ayrancı İlkokulu'na - gidiyorduk. Ayrılmaz üçlüydük. O zamanlarda bilgisayarın, cep telefonunun adı bile duyulmamıştı. Çamaşırlar merdaneli makinede (bizimkinin markası NurMetal'di hâlâ hatırlarım), bulaşıklar elde yıkanırdı. Evlerimizde ev telefonu bile yoktu. Sadece Zeynep'in babası doktor olduğu için onların evinde parmağını yuvarlak deliklere sokup, "ÇIIIRRTT" diye çevrilen, siyah, ahizeli bir telefon vardı. Şimdiki gençlerin, Z kuşağının hiç görmediği  bir şey. 


Televizyon da Türkiye'ye henüz gelmemişti. O yüzden bol bol sinemaya giderdik ve üçümüz de William Holden'e aşıktık. Daha doğrusu ünlü film yıldızlarına duyulan çocukça  hayranlık. 

(Piknik filminden bir sahne)

Yan yana dizilmiş, şimdi yerinde yeller esen Çankaya Sineması'nda Piknik filminin afişine baygın gözlerle bakıyorduk. Filmin esas kızı bal rengi gözlü Kim Novak; esas oğlan da mavi gözlü, yakışıklı William Holden'di. 

"Ay! Çocuklar, birbirlerine ne kadar yakışıyorlar."

diyor, iç geçiriyorduk ki, Leyla'nın aklına bir şey geldi:

"Kızlar, mektup yazalım; imzalı fotoğrafını isteyelim mi?"

Fikri beğenmiştik ama adresi nereden bulacaktık? Şimdiki gibi bilgisayar, internet, ünlülerin sosyal medya hesapları filan yoktu ki. 

"Mektupları yazalım, adresi bulunca göndeririz" dedik. Babalarımızın dolma kalemlerini alıp, pembe pelür kağıtlara yarım yamalak İngilizcemizle, büyükler görmeden

"Dear Mr. William Holden..."

ile başlayan ve 

"Sizi çok seviyoruz. Bugün arkadaşlarımla Piknik filmine ikinci kez gittik. Biz, Ankara, Türkiye'de yaşıyoruz. Lütfen bize imzalı bir fotoğraf gönderir misiniz? Çok seviniriz."

diye devan eden, selamlar ve iyi dileklerle biten mektuplar göndermeye başladık.



"Kızlar, ben mektubun sonuna öpücük de koydum."

"NEEE? Nasıl yaptın ki?"

"Annem, bulaşık yıkarken, tuvalet masasında rujunu sürdüm sonra kâğıdı öptüm, öyle güzel ruj izi çıktı ki, sonra hemen sildim dudaklarımı annem görmesin diye."

Üçümüz de kikir, kikir, kikirdedik. Zaten annelerimiz evden gidince rujlarını, allıklarını sürmek, kalem topuklu ayakkabılarını giymek en sevdiğimiz şeydi. Mektuplar zamanla birikti. Anne, babalar görüp, kulaklarımızı çekmesinler diye onları saklayacak bir zula bulmak gerekiyordu. Zeynep imdadımıza yetişti.

"Teyzemin kahve sehpasının kenarında kimsenin bilmediği incecik bir yarık var. Oradan içeri atalım."

Böylece mektuplarımız ceviz ağacından oyularak yapılmış, aslan ayaklı sehpanın içindeki gizli bölmeyi boyladı. O arada Hayat Mecmuası, Ses Mecmuası gibi dönemin ünlü dergilerinden William Holden'in adresini istedik ama işe yaramadı. 

"Yahu, Amerikan Sefareti burnumuzun dibinde. Onlara söyleyelim."

Çankaya'da oturmamız avantajımızdı. O yıllarda büyükelçilikten çok "sefaret" kelimesi kullanılırdı. Etrafımız çeşitli elçiliklerin binalarıyla doluydu. Sokaklarda dolaşırken sarileriyle Hint kadınlarına, çekik gözlü Japonları sık sık rastlardık. Kâğıt, kalem aldık ve yürüye yürüye Amerikan Sefaretine gittik. Parmaklıklı kapının yanında bir nöbetçi kulübesi vardı ama ne kadar yalvarsak da  eli boş döndük. Bıyıklı adam bizi içeri almadı.

"Pis adam!"

"Löööö!"

diye dil çıkartıp, benzer sözler söyleyerek kaçtık. Adamcağız da sabırlıymış. İntikam olsun diye biraz sonra elimizde makaslarla gittik. İki metre demir parmaklıklardan dışarı taşan güllerden bol bol kestik, eve götürdük. Nasıl güzel kokuyorlardı anlatamam. 

Piknik'ten sonra başka filmler de geldi. Sabrina, Aşk Çok Güzel Bir Şeydir, Paris'te Aşk Başkadır gibi. Hepsine bir, iki kez gittik. Annelerimiz kızmasa daha da çok gidecektik. Gişedeki adam artık üçümüzü de tanıyordu.

"Yine mi siz?"

"Evet yine biziz, sana ne? Saman ye! Daha doymazsan beni ye!"

Nasıl da şımarıktık. Çocukluk işte. 😆 On üç yaş nedir ki? Böylece baharlar baharları, kışlar kışları kovaladı. Yerler kâh çiçek tozlarıyla, kâh karla doldu ve on yıl geçti.  Adresi bulmaktan artık vaz geçmiştik. Mektupları da sehpanın içinde unuttuk. Artık sokakta saklambaç, yakar top oynayacak; akşam olunca "Akşam Ebesi!" diye birbirimizin sırtına vurarak, merdivenlerde kahkahalarla koşturduğumuz günler geçmişti. Üniversiteden mezun olunca, Zeynep, bir doktorla; Leyla da bir öğretmenle evlenmişti. Ben, henüz bekârdım çünkü Amerika'ya dil okuluna gidecektim.  Hangisini seçsem diye düşünürken, Zeynep, teyzesini kaybetti. Çok üzgündüler, biz de öyleydik.  Evcilik için onlara gittiğimizde buzdolabının buzluğunda yaptığı "FrukoBuz" ikram ederdi bize. Çankaya Sineması'nda satılanın aynısıydı. Nasıl becerdiğine hâlâ şaşırırım. Ellerimiz donmasın diye de kahverengi ambalaj kâğıdına sararak verirdi.

Mevlut okunurken dantelli kahve sehpası gözüme ilişti. Fısıldadım:

"Zeynepciğim, mektuplar hâlâ içinde mi?"

"Aaa! Çoktan unuttum! Evet, içinde olmalı."

"Bana versene. Amerika'ya gideceğim ya; belki adresi bulurum. Yıllar sonra da olsa kendisine ulaştırırız."

Mevlut okunurken, diğerleri görmeden Zeynep, pul maşasıyla tüm mektupları gizli bölmeden çıkarttı ve bana verdi. 

On yıl önce adres için gittiğimiz elçiliğe bu sefer vize için gittim. Kapıdaki adam aynı kişiydi. O beni tanımadı tabii ama ben onu tanıyıp ne maskaralıklar yaptığımızı hatırlayınca bir gülmedir geldi. Vizeler, pasaport işlemleri tamamlandı. Annemler, Zeynep ve Leyla ile gülmeli, ağlamalı kucaklaşmalardan sonra uçaktaydım. Tüylerim diken dikendi. Kızların

"Mektupları unutma sakın!"

demesini, babamın  şakayla karışık

"Bana bak kızım! Dönerken yanında sakın Corc, Morc getirme ha!"

demesi sayesinde uçak korkumu yendim.

Babam, fotoğraf çekmem için minik bir Kodak makine de almıştı bana. Bol bol resim çekerken, okulun hocası Susan hanımla arkadaşlığımızı ilerletince ona mektuplardan söz ettim.  Hikaye ilgisini çekti ve elinden geleni yapacağını söyledi.  Gerçekten de bir hafta sonra nasıl bulduysa bana adresi verdi. Bir sarı taksiye bindim ve şoföre kâğıdı uzattım ve İngilizce olarak o adrese gitmek istediğimi söyledim. Şoför bana dönüp gülümsedi.

"Türk müsünüz?"

Afalladım.

" Evet? Siz de mi?"

Kahverengi gözlü, siyah saçlı, yaşıtım gencin bakışları "Benden zarar gelmez" diyordu.

"Evet. Hem dil öğreniyorum, hem de okul harçlığımı çıkartıyorum." dedikten sonra elini uzattı:

" Mert."

Uzatılan eli sıktım.

"Nazlı."

Sohbet ede ede Beverly Hills'in muhteşem malikânelerinin olduğu yerlere gittik. Devasa bahçenin korunaklı bir kapısı vardı. Hikayeyi Mert'e de anlatmıştım. O da beni yalnız bırakmadı. Zili çaldım. Az sonra diafondan İngilizce bir ses geldi. Ne istediğimizi filan sordu. Dilim döndüğünce anlattım. Mert'in İngilizcesi daha iyiydi. O da konuştu ama adam Nuh diyor, peygamber demiyordu. Sesinin tonundan gittikçe kızdığını hissettik. Resmen azarlıyordu.Yüzüm düştü.

"Üzülme ya. Koskoca Hollywood yıldızı. Kimseleri almazlar içeri kolay kolay. Bak şöyle yapalım. Nasılsa adresi biliyoruz. Postaya verelim. Eline ulaştırırlar."

Neredeyse boynuna atlayacaktım. Bunu nasıl da düşünememiştim?

"Harikasın!"

En yakın postaneye gittik. Tek tek mektupları verdik. Afro- Amerikalı, şişman bir kadın memur hepsine PAT - PAT damga vururken keyifle izledim. 

O günden sonra Los Angelesli taksi şoförü Mert'le sık sık birbirimizi aradık. 1970 olduğu için cep telefonu yoktu ama okulun telefonundan onun yurdunu arayabiliyordum. Öğretmenimiz "İngilizceyi konuşmak istiyorsanız kendi memleketinizden insanlarla konuşmayın" demişlerdi ama gönül ferman dinlemiyor.  Altı aylık kurs sonunda eve döndüğümde aileme bir de damat adayı getirmiştim. Corc, Morc da değildi. 😃 

Bir altı ay sonra ise, başımda papatyadan taç, mektuplar sayesinde tanıştığım çocukla nikâh masasındaydım. Zeynep ve Leyla da şahidimdi. İki gün sonra hem benim, hem Zeynep ve Leyla'nın baba evine Amerika'dan üç adet mektup gelmişti. Üç aile de açmamış, kızlarının gelmesini beklemişti. Heyecanla hepimiz aynı gün bizim evde buluştuk. Eller titreyerek üç zarf açıldı. Leyla ve Zeynep, eşlerine bahsetmemişlerdi. Durduk yere kıskançlık çıkmasın değil mi? Herkes Mert kadar anlayışlı ve hoşgörülü olmayabilir.

Zarflar açıldı, içinden William Holden'in üç fotoğrafı çıktı. Biri ben, biri Zeynep, üçüncü de Leyla için imzalanmıştı.

Çaylar içilip, tatlılar, tuzlular yenilirken, neler olduğunu soran annelere hikayemizi anlattık. 

Mert, iyi bir iş teklifi alınca, on yıl geçmeden mutlaka vatanımıza dönmek üzere Amerika'ya yerleştik. 1981 yılına girdiğimizde artık Ankara'ya dönme planları yapıyorduk ki, televizyonda  William Holden'in hayatını kaybettiğini söylediler. Efsane oyuncu, küllerinin Büyük Okyanus'a serpilmesini vasiyet etmişti. Bu platonik ve çocuksu aşk hikayesini bilen eşim bir gün beni deniz kıyısına götürdü. Elinde masum aşkın simgesi beyaz bir gül vardı. 

Çiçeği yavaşça suya bıraktım. Başım, Mert'in omzunda; çocukluğumun bu ünlü yıldızına veda ettim. Mektuplardan birinde rujlu öpücüğümün olduğunu söylemedim. O hâlâ biz kızların arasında sır. 😉

- SON -





28 Aralık 2020 Pazartesi

UYARLAMA DEĞİL ARAKLAMA

 


Bu, Netflix'in  House MD isimli dizisi.



Bu da,  Kanal D'nin Hekimoğlu isimli dizisi

Hikaye hazır. Senaryo hazır. Diyaloglar hazır. Oyuncunun ceketinden, bastonuna kadar taklit et!  Jack'i Ateş, Lisa'yı Ayşe yap! Oldu sana dizi!

Buna "uyarlama" diyorlar ama bal gibi "araklama".

Bir oyuncuyu bastonuna, mimiklerine kadar taklit etmek oyunculuk mu?

Diyeceksiniz ki, buna uyarlama deniyor. O zaman tiyatroda da Romeo ve Jülyet oynanmasın. 

İyi de, tiyatro başka şey, dizi başka şey. Birbiriyle kıyaslanamaz.  Yıllar önce yazılmış bir hikayeyi her ülke kendine özgü şekilde, diğer oyuncuları taklit etmeden oynuyorlar. Ben, oyuncu olsam bir başka oyuncuyu bastonuna kadar taklit etmeyi hakaret kabul ederim. Gururuma yedirmem yahu. Netflix'te halen orijinali oynuyor. Yüzyıllar önce başka bir tiyatrocu oynayıp bitirdiği bir eser değil ki. 

Bakın bu ülkede herkes kendisini çok akıllı zannediyor.

Herkes kendisinin en iyi bildiğini zannediyor.

O yüzden de başkalarını küçümsüyor. 

Bu ülke bu taklitçilik sayesinde,  yıllarca Ajda Pekkan'ı da süper star olarak gördü. Büyük sanatçı sandı. Oysa Ajda sadece var olan şarkıcıların şarkılarını papağan gibi taklit etmekten öteye gitmemiştir.  Ajda Pekkan ününü Frank Sinatra'ya, Dalida'ya,  Dean Martin'e, Sol Raye' e ve bir sürü başka şarkıcıyı taklit etmesine borçludur. 

"Kimler Geldi Kimler Geçti"  Sol Raye şarkısıdır. İlk çıkışını yaptığı İki Yabancı, Sinatra'nın Strangers In The Night'ından başkası değildir.  Palavra Palavra Dalida ile Alain Delon'un Parole Parole isimli düetidir. 

Beste hazır, öteki de üzerine Türkçe sözler uydurdu. Notası hazır, nasıl okunacağı hazır, hangi enstrümanlar kullanılacağı hazır. Geriye ne kaldı? Mezardan anneannem çıksa o da söylesey, o da meşhur olurdu. Ötesi saç modeli, dekoltesi, elbisesi, mücevherleri, işvesi, cilvesi, bacağını göstermesi, dansı.  

Ben, 20'li yaşlardaydım. O yıllarda Eurovision Şarkı Yarışması' na katılıyordu Türkiye. Gazeteler, Ajda Pekkan'a görev verildiğini ve sanatçının(!) Eurovision'a hazırlanmak üzere evine piyano aldırdığını da yazdılar. Ben şoke oldum. Çünkü yılların şarkıcısının evinde piyano olmadığını ve daha yeni ısmarladığını duyunca.

Eurovision'a 75 yılında katılmaya başladık. Ajda,  67'den beri şarkıcı !  Ama evine piyanoyu on yıl sonra getirttiriyor!  Acaba dünyada  mesleği şarkıcı olup da, evinde piyano, metronom, nota partisyonları vs. olmayan var mı? Herhalde bir tek bize mahsus!  Haksız değil kadın, başkasının yazıp, başkasının söylediği şarkıyı taklit etmek için piyanoya gerek var mı? 

Neyse lafı dağıttım. Konumuz uyarlama adı altındaki araklama dizilerdi. 
Konu hazır, senaryo hazır, jenerik hazır, diyaloglar hazır, müzik hazır, ceket, baston da hazır!

Sonra

"Biz ünlü olmayan senaryo yazarları ile çalışmayız. Siz kimsiniz ki, senaryo yazmaya kalkışıyorsunuz? Sadece biz ÜNLÜ olanlar senaryo yazabiliriz, bu sektörde size EKMEK YOK."

diyerek böbürlenin.  Yav he he....

Bu ÜNLÜ olanların yazdıkları dizilerin  - istatistik yapmadım üşenmeyen yapsın-  % kaçı daha 4 bölümde final yapıyor? Kaç dizinin en fazla 13 bölüm sonra yayından kaldırıldığını biliyor musunuz? E madem şahane yazıyorsunuz niye bu diziler üç bölüm sonra final yapıyor?

Dün akşam Doğduğun Ev Kaderindir dizisine baktım. Dizide bir karakter öldü, aile güya çok üzüldü. Karalar bağladı. Bir hafta sonra balonlu iş yeri açılışı yaptılar. Ol'm bari kadının kırkının çıkmasını bekleyin ya da balonlu açılış sahnesinin altına.  ÜÇ AY SONRA diye yazın. Mehdi'nin yoğun bakıma önlüksüz, maskesiz, galoşsuz, eldivensiz girmesini saymıyorum!

Diğer ünlü bir dizi olan Sefirin Kızı'nda, bir kız (Nare) ailesindeki bir kız kardeş olduğunu bilmiyor. Hangi insan ailesindeki kız kardeşi bilmez? Üvey bile olsa yine bilir. İnsanlar 7 göbek akrabalarını biliyorlar. Yine aynı dizide iki baş rol oyuncusu farklı zamanlarda aynı uçurumdan düştüler ama ölmediler!  Bu arada uçurum da öyle 4 - 5 metrelik uçurum değil. Ben diyeyim 400 metre, siz deyin 500 metre!

En severek izlediğim dizilerden Bir Zamanlar Çukurova, yıllar önceki Hanımın Çiftliği'nden esinlenme. Dizide sürekli karakterler yaralanıyor ve hastaneye kaldırılıyor. Hastaneye kaldırılmayan karakter, baş rol kalmadı. Bir de birbirine silah veya bıçak çekmeyen karakter kalmadı. 

Uzun uzun bakışmalar, zorlama evliliklerden, sahte nişanlanmalardan,  yastık koyularak yapılan sahte hamileliklerden gına geldi.

Netflix'ten araklarlar. Kore dizilerinden araklarlar. Japon dizilerinden araklarlar.

Kadın diye bir dizi vardı. Japon dizisinden araklamaymış meğerse. Ben de izledim yalan yok. Akşam olunca sıkılıyor insan oturup izliyor. Şimdi bu dizide bir ara uyuşturucu kaçakçıları başrol oyuncularına çelik tencere verdi.

"Yemeği başka tencerede yapacaksınız, buna koyacaksınız"

diye de tembih ettiler. Meğer tencerede çok gizli bölme varmış. Uyuşturucu o gizli bölmedeymiş! Acaba bir çelik tencerede gizli bölme nasıl bir endüstriyel tasarım harikasıyla yapılabilir? Ve iki kadın bu gizli bölmeyi nasıl farketmez? Tencere yahu! Altı üstü tencere! Bunun neresine gizli bölme yapacaksınız ki? Bir ek, bir vidalama, bir kaynak olmadan? Kaynak olursa tekrar kaynak makinesiyle açmak gerekir ki, uyuştucu ısınıp herkesi zehirler ve bozulur.  Yani vidalı filan olacak ki, farkedilmemesi imkansız. Hadi farkedilmeyecek bir tasarım harikasıyla tencerenin dibine çok gizli bir bölme yaptılar diyelim. Adamlar 

"Bu tencereyi kullanmayın, ısıtmayın, sahibi çok titiz"

demesinden de mi şüphelenmedi iki koca, aklıbaşında ve normal zekada (!) kadın?

"Yahu bu alt tarafı tencere, madem bunda pişirmemizi istemiyor niye plastik saklama kabı vermiyor ya da niye ısıtılmasını istemiyor?"

diye düşünmez mi senaryoyu yazan ÜNLÜ isim?

"Tencereyi ısıtmasınlar yazayım, ısıtılırsa uyuşturucu ısınır, bozulur, işe yaramaz hale gelir" 

filan diye düşünmüş sanırım. Derken, başka bir bölümde kadınlar tencereyi unuttular ve alan kişi tencereyi ısıttı. Ve kimse zehirlenmedi! Kimse ölmedi! Tencerede meth mi, eroin mi, kokain mi artık nasıl bir uyuşturucu varsa, onca uyuşturucu ısıtılıyor havaya karışıyor ve üç oda salon evdeki kimse zehirlenmiyor, ölmüyor!

Valla neyse bunlar seyirciye bir şekilde yutturuluyor. NARCOS gibi onlarca dizi var, insan bir bakar acaba uyuşturucu baronları uyuşturucu işini  iki IQ'sü fazla çalışmayan kadına yemek pişirtirerek mi dağıtır? 

İzleyici nasılsa diziye alışmış, bir yerden sonra bırakamıyor ve tüm bu mantık dışı senaryolara rağmen seyretmeye devam ediyor.  Ama ben hâlâ  Kadın dizisindeki şu meşhur gizli bölmenin tencerenin neresinde olduğunu merak ediyorum. 😉

Ben ÜNLÜ DEĞİLİM ama yazarken kılı kırk yarıyorum. Aman mantık hatası olmasın, aman saçmalık olmasın diye. Mesela Yeşim'i yazarken, madenciyim.com diye bir siteye üye oldum. Onlara sordum "Bir kömür madeninde 24 saat nasıldır?" aslında üşenmeyip gitmek istiyordum ama pandemi  yüzünden yapamadım. Gözümle görmek, bir madenin içini incelemek, izlenimlerini not etmek istedim senaryoyu yazmadan önce. İşini ciddiye alan her yazar da böyle yapar. Youtube, imdadıma yetişti. Orada röportajlar okudum, videolar izledim. Hepsinden derleyerek mümkün olduğunca gerçeğe yakın, inandırıcı sahneler yazmaya uğraştım. 

Sadece iki, üç diziden söz ettim. Diğer dizilerin Twitter sayfalarına bakınca onlarda da bir dolu mantık hatası olduğunu okuyorum. İzleyicinin gözünden kaçmıyor. 

Uzun bir yazı oldu farkındayım. Burada ünlü olmasam da bir yazar olarak beni üzen nokta şu:

Hepimiz dokuz aylığız. Hepimize hayat eşit derecede fırsat sunamaz veya vaktiyle verilen bir fırsatı gençliğimizin verdiği kendine güvensizlik, cesaret edememek gibi bir hata yüzünden kullanamamış olabiliriz (ben yaşadım bunu) ama hepimiz bir şeyler yazıyoruz. Sırf ÜNLÜ değiliz diye küçümsemek niye? 

Tıpkı Tayyip'in vatandaşı "BUNLAR" diye ötekileştirdiği gibi, tv sektörü de biz bağımsız yani ÜNSÜZ yazarları "BUNLAR" diye önyargıyla ötekileştiriyorlar, dışlıyorlar. Bizim kötü yazdığımızı nereden biliyorsunuz? Çektiniz mi? Ayrıca bu bir ekip işi, senaryo sağlam olsa da, karakterlere uygun oyuncu seçimi, çekilen mekan, dekor, kostüm, yönetmen ve dizinin yayınlandığı gün bile önemli. Ama ünlü olmayan birinin yazdığı hikayenin, kitabın ya da senaryonun sırf yazan ünlü değil diye iyi bir dizi olmayacağını söyleyemezsiniz. 

Ne diyeyim?  Böbürlenmeyin  sizden büyük Allah var ayrıca bu haksızlıklarınız yüzünden epey beddua alıyorsunuz haberiniz olsun.  


30 Ağustos 2020 Pazar

DERYACIĞIMA TEŞEKKÜRLER


ayrıca 
kitapyurdu, idefix, d&r vs. yayınevleri


Bloğa ara verince eskisi gibi olmuyor.  İstisnalar haricinde unutuluyorsunuz. Vefakâr arkadaşlar ise ne kadar uzun ara verseniz de sizi unutmuyorlar. Bu vefakâr dostlardan bir tanesi de bloğun  on parmağında on marifet (yaşam, spor, sağlık, moda, kitap )olan blog sahibesi sevgili    DERYA SOYGUEL  . Bloğunun ismini ilk gördüğümde yaratıcılığına hayran kalmıştım çünkü hem çok hoş, hem de çok sıra dışı bir isimdi: Deli Kızın Bohçası😆

İlk kitabım çıktığında eksik olmasın, diğer kitap çıkartan arkadaşların yanısıra beni de unutmamış; Begonvilli Ev'e de yer vermiş, bloğunda paylaşmış. Bu bana hoş bir sürpriz oldu. Haberim yoktu; birkaç gün sonra sevgili blog arkadaşlarımdan  SEVİL 'in İnstagram ve Facebook paylaşımında haberim oldu.  

Derya, kitap bloğu olan arkadaşlarımdan değil (yani sadece kitap paylaşımları yapan blog demek istiyorum) yine de kendiliğinden kitabımı paylaştığı için çok duygulandım. Kendisine desteği için buradan da çok teşekkür ediyorum. Sağol Deryacığım.





13 Ağustos 2020 Perşembe

BEGONVİLLİ EV KİTAP OLDU





Begonvilli Ev'i çoğunuz hatırlayacaksınız. İşte o kitap oldu. 😊 Sapiens Yayınevi'ne çok teşekkür ediyorum bana bu fırsatı verdiği için. 

Tabii çok değişti kitap olma yolculuğunda. Alacak olanlar keyifle okurlar umarım.  Başta sapiens yayınları olmak üzere şu anda hemen tüm kitap siteleri ve amazon.com.tr de satışa çıktı.😊  


İlk kez canlı yayın ve çok heyecanlandım. Telefon tutucunun azizliğine uğradım, düştü filan,  Öyle bir tutucuydu ki sadece yatay konuluyordu.  Yayında ise dikey koymak gerekiyormuş. Öyle olunca telefonu nereye koyacağımı, nasıl sabitleyeceğimi bilemedim. Bir panik! Sormayın gitsin:))Elim, ayağıma dolandı. Söylemek istediğim çok şeyi unuttum. Yine de izleyenler beğendiklerini söylediler ve ben tüm bu heyecan ve paniğime rağmen çok keyif aldım. :) Heyecanımı yayınevinin değerli yayın yönetmeni Gökçe hanım sayesinde epey belli etmemeye çalıştım:) 





3 Mayıs 2020 Pazar

KARPUZ APARTMANI - 46. Bölüm


Geçen bölümün sonunda, üçkağıtçı Che Niyazi'nin eşi, kocasını takip etmek için komşuların tavsiyesiyle, kılık değiştirmeye karar vermişti.  (Bak:45. bölüm)



"Buyrun?"
"Covit19 için ev halkının ateşini ölçüyoruz."



"Aaa! Allah razı olsun. Ölçün bakalım. Aşkım
gel ateşlerimizi ölçtürelim. Hehehehe. "


"Geldim hayatım."

O sırada apartman komşuları neredeyse unutulmaya başlayan bir geleneğimizi yerine getirmeye hazırlanıyordu.


"Eveeet, herkes gönlünden kopanı verdi tost makinamızı aldık.
yeni taşınan komşumuza güle güle oturana gidelim hazır mıyız?"


"Biz hazırız."


"Ben de hazırım. Hadi gidelim."


çelik kapı ile ilgili görsel sonucu

Kapında  R. A. ELİBOL yazıyordu 
"ZZZZRRRRR..."



"Hoşgeldiniz, buyrun."


"Efendim güle güle oturun, bu hediye
hepimizden, en yaşlıyım diye
takdim etme görevini bana verdiler. Buyrun."



"Aman efendim ne zahmet ettiniz? Çok teşekkürler."



"Güle güle kullanın."



"Aaa! Tost makinesi. Çok teşekkürler.
şey, kolonya buyrun. Ben de çay koyayım."




"Saime, dikkat et! Bir damla damlatacaksın!"

"Dur! Yavaş! Hah! Kaldır şimdi!
Bir şişe kolonya kaç para!" 


Az sonra hava karardı. Ama ev sahipleri ışıkları bir türlü yakmıyordu. Karanlıkta oturmaya başladılar. 


"Efendim ben çok tutumluyumdur. Karanlıkta oturunca
elektrik faturası yarı yarıya geliyor. Alıştık."


Az sonra Saime hanım çayları getirdi. 
Yanında büzülmüş, kurumuş çay poşetleri vardı.

"Buyrun efendim."



"Benim çay poşetim kullanılmışa benziyor."



"Benimki de..."



"Biz tutumluyuz efendim, hiçbir şeyi ziyan etmeyiz;
 kullanılmış çay poşetlerini atmıyoruz, tamamen
beyaz olana kadar kullanıyoruz.


"Evde içmiştim ben almayayım.
Hem ziyan olmasın."


"Çay bana çarpıntı yapıyor."



"Anneee çişim geldi."


"Bak şurası banyo ama sakın sifonu çekme e mi küçük?"



"Çekmesin mi? Ama ayıp olmasın?..."

"Ayıp olmaz, biriksin gece yatarken çekiyoruz.
Su faturası çok gelmesin diye."


"Öyle çiş yaptın sifon ! Çiş yaptın sifon!
Dünya su faturası gelir. Büyük tuvalet olursa başka..."



"Size doyum olmaz, komşular biz kalkalım artık koltuklar
aşınmasın hem. Ehem ehem:)"
"Evet, evet, bence de."

KOMŞULAR VEDALAŞIP, 
GİTTİLER. KAPI KAPANDI.
Ama SESLERE KULAK MİSAFİRİ 
OLMADAN EDEMEDİLER. 

çelik kapı ile ilgili görsel sonucu

"Saime! O tost makinasını yine kutusuna koy, fiyongunu tak.
Birine güle güle oturuna gidersek hediye ederiz."



" Aman Allah'ım! "



"Boşver canım, bir daha gitmeyiz olur biter.
Eşine acıdım ama. Kadıncağız çok mahcup oldu."

O SIRADA ÖTEKİ 
APARTMANDA İSE DURUM ŞÖYLEYDİ😂


"İMDAAATTT ADAM ÖLDÜRÜYORLAR!"


"KARICIĞIM BEN ETTİM SEN ETME AAHH!"


BİRKAÇ GÜN SONRA...

mahalle resmi ile ilgili görsel sonucu

Clark Behlül geldi.


"Komşular, doktora gittim, maalesef kansermişim fazla
vaktim kalmamış. "



"Çok üzüldük. Sizin için ne yapabiliriz?"

" Hep istediğim bir şey vardı. Gençken Kirk Douglas'ın
Vikingler filmini izlemiştim. O gün, bu gün ölürsem
cenazemi Viking cenazesi gibi kaldırsınlar derdim."


"Viking cenazesi mi Behlül Bey amca?"


"Evet, vasiyetim bu. N'olur söz verin. 
Tüm malımı, mülkümü de barınaklara ve 
yoksullara bağışladım. Kimsem yok."


 "Söz elimizden geleni yaparız."


"Viking cenazesi nasıl oluyormuş ki bre?"



KOMŞULAR "EVET" DEDİ.
VE GÜNLER GEÇTİ....

mahalle resmi ile ilgili görsel sonucu

BİR GÜN ACI HABER GELDİ.
CLARK BEHLÜL VEFAT ETMİŞTİ. 


Komşular törende hazır bulundular. 

"Bizi yaşlılığımızda birbirimize düşürmüştü çapkın.
 Allah günahlarını affetsin."(bak: 34.bölüm)



" Çok çapkındı ama yine
de renkli bir kişiliği vardı."


" Seninle sahte nikah kıydım, epey paranı yedim. 'Cenazeme her zamanki gibi dekolteyle gelmezse affetmem' 
 demişsin, al geldim işte, uslanmaz çapkın!. "



"Allah taksiratını affetsin Behlül amca."


"Seni hep şu siyah-beyaz resminle  hatırlayacağız
çapkın." (bak: 34. bölüm)



Komşular okçuluk sporu yapan bir komşularına
rica etmişlerdi. Kızcağız bu ilginç son isteği
seve seve yerine getireceğini söyledi.

Balıkçılar da çok eski, işe yaramaz bir kayığı bu iş için verdiler. 
Okçu, dikkatle nişan alarak yanan oku kayığa fırlattı. 
Önceden kayığın içine tutuşacak bolca çalı çırpı, koymuşlardı.


Ve Clark Behlül istediği gibi 
"Norse" cenaze töreniyle gitti. 




Not:  Efsane oyuncu Kirk Douglas'ın anısına sevgi ve saygıyla. 
Yazan ve Çizen:
Müjde Dural



BÖLÜMLER:

KARPUZ APARTMANI 23