17 Eylül 2026 Perşembe

TÜRBANLI BACILAR

 


Benim türbanlı bacılarım vardır. Benim türbanlı bacılarım "Türban namustur, baş örtüsü namustur, (otomatik olarak başını örtmeyen namussuzdur anlamına geliyor) derler. 

Bu da muhtemelen bir Avrupa ülkesinde veya ABD'de çekilmiş bir video. Cadılar Bayramı münasebetiyle aile eve gelecek olan çocuklara herhalde ikide bir kapı açmaktan kurtulmak için kapının önüne sepetle şeker bırakmış. Onlarda adettir, kapıya gelen çocuklara şeker verilir. 

Bizim türbanlı bacılar da gece gelip şekerleri çalıyorlar ama ailenin kapısında gizli kamera olduğunu bilmiyorlar. Kesin AKP'ye oy atıyorlardır. Bir şey değil ellere de rezil oluyoruz. 

NOT: Sildiğim eski bloğumda bu tarz videolar bir süre sonra nasıl oluyorsa kendiliğinden ortadan yok oluyordu. Yok olursa şaşırmayın. Olursa da yapabileceğim bir şey yok. 

16 Eylül 2026 Çarşamba

NEDEN BAZI BLOGLARIN PAYLAŞIMLARI OKUMA LİSTEME DÜŞMÜYOR?

 Pek çok blog arkadaşımın yeni paylaşımları okuma listeme düşmüyor.

Günlerdir hep aynı paylaşımlar duruyor. 

Bu yüzden bugün bloğunu uzun  yıllar önce bırakan sevgili arkadaşlarımın bloglarını üzülerek takipten çıktım. (Öyle ki, on yıldır uğramıyorlar) İki bloğa zaten yorum yapmak imkansızdı. Onları da takipten çıktım. Okuma listemdeki blog sayısını düşürünce, umarım düzelir bu durum.

Tesadüfen bir blog arkadaşım yorum bırakınca, ben de ona cevabi yorum yazınca, yeni paylaşımından öyle haberdar oluyorum.

Ayrıca , bir yazı yayımlıyorum ama 8 saat sonra okuma listesine düşüyor. (kendimi takip ettiğim için görüyorum)

Yapılan ve yaptığım yorumların saatleri de bir tuhaf. Mesela ben sabahtan beri bloğuma sık sık bakıyorum,  sevgili Burcumun yorumu saat: 11.00 yazıyor, bana ta akşam geç saatlerde ulaşmış. 

Size de öyle oluyor mu? 

13 Eylül 2026 Pazar

BAŞKALARININ SORUMSUZLUĞUNUN CEZASINI NİYE BEN ÇEKİYORUM?


Bu bir iç döküş yazısı olacak. Yazarak, kendime bir çeşit terapi yapmış hissedeceğim sanırım. Ben, şu son on günde bir buçuk kilo verdim ve çok yıprandım. 

Şimdi tam karşımdaki 60'lı yıllardan kalan köhne apartmandaki Suriyeli birilerinin önce alıp; sonra sokağa attığı yavru kedilerden bir tanesini merhametimden evime aldığımı, ismini Ciciş koyduğumu biliyorsunuz. Hatta ishal olunca, nazar değdi diye resimlerini kaldırmıştım. Nazara inanıyorum.

Yazımın başlığı başkalarının sorumsuzluğunun cezasını çekişim; çünkü öyle. Ben, başka insanların sorumsuzluğunun, vicdansızlığının cezasını çekiyorum.

Şimdi ilk kez, 93 yılında bir kedimiz oldu. Prenses'ti ismi. 2009 yılında,18 yaşında kaybettim. Apartmanın bahçesine gömdük ve üzerine gül ağacı ektik.

Kedinin ölümü zordur, sancılıdır. Öyle pıt diye aniden gözlerini yumup gitmiyorlar. Önce yemeden, içmeden kesiliyorlar. Kusmalar...en güzel mamalara burun kıvırıyorlar. O koşup oynamalar bitiyor, insan gibi devamlı uyuklar, halsiz bir hale bürünüyor ve bu günler sürüyor, çaresiz elinizden kayıp gitmesini izliyor ve acı çekiyorsunuz. Bu acıyı da kedisi, köpeği olanlar bilir.

O yüzden Prenses'ten sonra başka kedi almak istemiyordum. Aynı acıları yeniden yaşamamak için ama gelin görün ki, sokakta daha bir aylık bir kediyi görünce dayanamadım. Onu da TOKİ'lerin oradaki gecekondularda oturan ve ilkokula giden bir kız çocuğu, yine sorumsuzluktan gelip oraya koymuştu. Güya alıp yuvalandıracaktım ama olmadı, ismini Bücürük koydum. Bloğuma ismini veren Bücürük, ikinci kedim olarak, tam 16 yıl bana minik bir evlat ve can yoldaşı oldu.

Onun da gidişi çok zor oldu, kusmalar, halsizlikler, günlerce yemeden içmeden kesilmesi ve kaçınılmaz son. Bana evlat acısı yaşattı.

Onu da gömmek çok zordu, çok yıprandım. Bu süreçte yaşlandım da tabii ki. Bücürük'ten sonra sözümü tuttum. Tekrar eve kedi almadım. Elime kağıt, kalem alıp hesap ettim tam 31 yıl kum temizlemiştim. Artık yeter kum temizlemeyeceğim dedim. Hatta çok güzel, üç renkli bir yavruyu geçici olarak aldım. Çok uğraştım ve çok iyi bir aileye yuvalandırabildim. Yoksa az kalsın bana kalacaktı. Aynı acıları ve aynı filmi yine yaşama korkusu başlayacaktı.

Neydi bu korkularım? Kusmalar, ishaller veya hiç tuvalete çıkamamalar, mutfak tezgahının üstüne dolan kedi ilaçları, kedi destekleyici gıda ürünleri, biberonlar, şırıngalar, kabızlık giderici kedi macunları, kaç saatte bir kustuğunu yazdığım kağıtlar, kaç gündür yemek yemediğini yazdığım kağıtlar....endişeden kulağım kusma sesinde uykusuz geceler...

Ve aynı zorluklar: İstanbul'a kız kardeşime gidememek, kedimi yalnız bırakamamak, ya yangın çıkarsa (mesela kız kardeşimin oturduğu apartmanın çatı katında yangın çıkmıştı) ya bir şey olursa diye endişelerle yaşamak...her gün kum temizlemek, tüm ihtimama rağmen balkondan düşme tehlikesi (Bücürük düşmüştü çok hareketli ve yaramaz olduğundan neyse ki, kırık çıkık olmamıştı), veteriner ziyaretlerinde arabada sürekli ağlaması, çok korkması, o ağlayıp durdukça, üzüntüden, gerginlikten, hani çocuğunuza aşı yaptırırsınız, bebektir anlamaz ve ağlar o ağladıkça siz yıpranırsınız ya, aynı o duyguyu, o ruh halini yaşamak.

Yani kediyle yaşam çok güzeldir, mırıl mırıl size sokulur, minik bebeğiniz olur ama çok da zordur.

Velhasıl iki kedi gömdüm artık bir üçüncüsünü kaldıramam, tekrar aynı zorlukları, aynı acıları yaşamak istemiyorum derken, tam 2 yıl, 3 ay kedi almamışken; bir Suriyeli  kadının sorumsuzluğu ve vicdansızlığı yüzünden, şu an sabahın 5' inde - ezan okunmaya başladı - uykusuz oturuyorum ve bu yazıyı yazıyorum. 
Ciciş, çok kötü ishal oldu, pirinç suyuyla geçtiydi ama tekrar başladı, bu sefer pirinç suyu etki yapmadı ve doktor probiyotik tavsiye etti. FortiFlora dedi. Telefon açtım yakınımda hangi veterinerde FortiFlora var diye. Çok yakınımdakinde yoktu, biraz uzakta vardı. Gittim, aldım, geldim. Onu verdim ama aniden halsizleşti, sanırım dokundu. Akşamdan sabaha kadar yemedi, içmedi, sonra öğlen iyileşti. Koştu, oynadı, iştahı yerine geldi, ishali de geçti tam sevinmişken, dün akşam kusmalar başladı. Bir değil tam üç kez. Akşam 10.30'da kustu, 02. 30 da yine kustu, 04.00 yine kustu. 

Ben niye bu acıyı yaşıyorum yeniden?

Başkasının evinde dünyaya gelen kediye ben sahip çıktığım, acıyıp merhamet ettiğim için başıma geliyor bunlar.

Madem kedi aldın niye kısırlaştırmıyorsun? Hadi kısırlaştırmadın dünyaya gelen yavrulara niye kendin bakmıyorsun? Niye sokağa atıyorsun? Bana sorup mu aldın bu anne kediyi?

"Nasılsa karşı apartmanda salak bir kedici teyze var, oraya koyarım yavruları da, annesini de o baksın" mı dedin?

Muhtemelen öyle dedi. Bu kediciği ben alır almaz önce Bücürük'ün vet. kliniğine götürdüm. Tam dört gün orada kaldı, tedavi oldu, işte iç, dış parazit aşıları yapıldı. Piresi varmış giderildi. Herpes virüsü çıktığı için antibiyotikler vs. yapmışlar, göz damlası her gün damlatmışlar. Dünya paralar verdim sen niye bunları yapmadın? Çünkü sen

"Ben niye kedi için paramı harcayayım? Salak mıyım? Başkası yapsın"

diyen bir sorumsuz asalaksın.

Yanlış anlamayın, onun için harcadığım para yani maddiyat en, en, en son düşündüğüm şey. Helali hoş olsun. Veteriner hizmetleri öyle böyle değil çok arttı, her şeyin fiyatının artması gibi ama minik can paradan daha önemli. Kaldı ki, değil o, bu yaşıma kadar kaç tane sokak kedisini aylarca tedavi ettirdim. Arka iki ayağı felç olan Pofuduk, başına ne geldiğini anlamadığımız yaralarla bulduğumuz Lokum, gözüne pisi pisi otu battığı için bir gözü kapanan Oğluş...hepsine helali hoş olsun. Salçalı soğanlı, peynir, zeytinli ekmek ve çayla karnımı doyurdum yine de borcumu son kuruşuna kadar ödedim. Artık 68 yaşında sıramı savdım diye düşünüyorum, artık başkaları elini taşın altına koysun diye düşünüyorken, yine  niye ben başkası yüzünden maddi olarak zorlanayım? Hayat zaten pahalıyken, ancak ay sonunu getirirken hem de.

Niye ben daha Bismillah kedi eve geleli ancak on gün olmuşken uykusuz gecelere kalayım? Niye daha bebek kedi ölecek mi bunu da mı gömeceğim diye ağlamaklı olayım? Kaç gündür bir makarna yapamadım onun ishaliyle uğraşmaktan. Her kum kutusuna gidişini takip ettim, beraber gittim, yanında bekledim, elimde tuvalet kağıdı, her seferinde poposunu temizledim, gerekirse patilerini ılık suyla yıkadım, internette oku, oku, yavru kedi ishaline ne iyi gelir diye aramaktan...vet. kliniklere "Sizde filan probiyotik var mı?" diye sormaktan. Bir yandan da yuva aramaktan. Oraya buraya telefon açmaktan. İyileşse de bir on yıl sonra yine kusmalar, yine hastalıklar, yine aynı acıyı niye tekrar yaşayayım? Ben değil miydim bir daha eve kedi almamaya karar veren? Ben biliyordum başıma gelecekleri ama bu kadar erken beklemiyordum. Bücürük, Prenses en az 10 yıl kusmadılar. Eğer ki, vücudunda kedi Herpes yüzünden hep böyle olacaksa ben nasıl dayanacağım yıllarca? Ben, on günde yıprandım. Hasta bakan bunu anlar. O kadar minik ki, bakmaya kıyamıyorken, neden böyle oldu? 

Ama işte başkalarının sorumsuzluğunun, vicdansızlığının cezasını çekiyorum. Bakın bu ilk değil; daha önce oturduğumuz apartmanın bahçesine kaç kez yavru kedi bıraktılar. Geçen ay bir kutu içerisinde tam beş yavru kedi bırakmışlar. Bir oğlan çocuk var, 

"Ne yapayım ben bunları?" dedi. 

Ben de yakında vet. klinik var oraya götür dedim. Götürmüş sonra galiba bir aile almış ama pek inanamadım çünkü söylerken gözlerini başka tarafa kaçırdı.

Yıllar önce yine kutu içinde daha gözleri açılmamış iki yavru kedi bıraktılar. Sonra aynı şekilde iki yavru kedi daha. Bunları şansım vardı yuvalandırdım. Hatta ilk kutudakileri ne yapacağımı düşünürken aldığım ilk, tuşlu küçük telefonu kaybettim ve bulamadım. Hâlâ hatırlarım. 

"Bahçeye yavru kedi bırakmayın, burası kedi barınağı değil, kendiniz sahip çıkın. Kendiniz tedavi ettirin, kendiniz bakın. Bakmayacaksanız, başkalarının üstüne atmayın. Ben zengin birisi değilim, Olsam bu kıytırık mahallede oturmam. Bana sorarak mı kedi alıyorsunuz? " diye bahçeye yazı mı asayım?

Yeminle depresyona girdim. Gün ışısın, vet. kliniğine gideceğiz. Aynı filmi tekrar izler gibiyim. Yine hastalıklar, yine kusmalar, yine kan almalar, yine hastane köşelerinde endişeli gözlerle, ağlamaklı gözlerle bekleyişler ama daha bu kedi 15 yaşında değil, 17 yaşında değilken üstelik...

O Suriyeli kadın - adını bilmem- her kimse, bana öyle büyük bir kötülük yaptı ki, haberi yok. 

Sadece bana kötülük yapmadı, bir anne kediyi, yavrularıyla sokağa terk etti. Diğer yavrular ve anneye ne oldu bilmiyorum. İşte birini ben aldım ve durum anlattığım gibi. 

Keşke bu dünyaya gelmeseydim. Saat altı yirmi beş geçiyor, hava aydınlandı, dördüncü kez kustu :( ben ağlamaklıyım ve koşup, oynarken, hiçbir şeyi yokken neden böyle oldu diye kafamı patlatıyorum. Ben niye 68 yaşında bu endişelerle, huzursuzlukla, korkuyla yaşamak zorundayım? Bir huzur içinde olamayacak mıyım? Gece iki kez vet. kliniği aradım. 24 saat açık olduklarını biliyorum. Eksik olmasın çok ilgilendiler, bir şey mi yuttu acaba diye sordular? Oyuncağı, topu, saç tokası filan....

Ortalıkta düğme, minik toka, saç bandı, ip bırakmıyorum (önceden tecrübem var), buzdolabım eski tip buzdolabı, arkasında boydan boya teller var ve en altında içinde su olan minik bir kısım var, sık sık buzdolabının arkasına giriyor o suyu mu içti? Mutfak dolabı altlarına giriyor orada eskiden düşmüş bir migren hapı veya asprin mi yuttu? Endişe...endişe..korku.... migrenim başladı. (Diyeceksiniz ki, mutfağın kapısını kapat! Buzdolabının arkasına, mutfak dolabı altına giremesin. Mutfağımın kapısı yok! (vaktiyle söktürmüştüm çok küçük mutfak diye), buzdolabım da mutfağa sığmadığından antrede! Yani mani olamıyorum. :( 

Yazıma Güncelleme: 

Sabaha karşı yazdığım yazıyı şu an akşam 22.00 güncelliyorum. Ciciş, yazıyı yazdıktan sonra yine kustu. Toplam altı kez kustu. Sabah hastanenin yolunu tuttuk. Parvo diye bir virüs varmış. Bağışıklığı çok düşmüş. Kan değerleri çok kötüymüş. 750 gram kediciğe her gün antibiyotik, serum verecekler acaba nasıl dayanacak? Onu güzelim ev yaşamından sonra vet. hastanenin soğuk, hasta kedilerle dolu kafeste kumu, mama kabı, suyu aynı yerde bıraktığım için bana küstü, sırtını döndü. Yine perişan oldum. Halılarda koşup, oynayan, zıplayan, top oynayan Ciciş bir anda ne hale geldi. Yıkıldım. Zor bir hastalıkmış. Üstelik minnacık kedide hem Herpes, hem Parvo aynı anda iki virüs birden var. Dayanacak mı, iyileşecek mi vet. ablası bile bilmiyor. 

Ve tüm bunlar bir Suriyeli kadının sorumsuzluğu, vicdansızlığı yüzünden oldu.

8 Eylül 2026 Salı

İSMİNİ CİCİŞ KOYDUM


Melaba, ablalayım, melaba Reçep abim,
Bi gözü kör bir kedişim. Daha 2 aylıkım.
🧿🧿🧿


Suriyeli bir ailenin evinde dünyaya geldik.
Ben, kedi gribi olunca vaktinde tedavi ettirmediler.
Ettiyçenerdi kör olmaşdım.
Biraz büyüyünçe de
anamla hepimizi kapı dışarı attılar.
Annemin ve diğer kardeşlerimin 
 başına ne geldi bilmiyoyum. 
Bağırsaklarım daha çok gelişmemiş
çok hassas, çabucak cırcır oldum,
gecelere kadar kum kutusuna taşınıp duydum
Annem her seferinde tuvayet kaydıyla temişledi beni
sonra da kumumu temişledi neyşe
şimdi iyileştim aman nazar değmesin 
🧿🧿🧿🧿🧿


Artık sıcak bir yuvam var.
Sokağa atılmayacağımı biliyom.


Bu, 19 Mayıs 2024'te melek olan Büçürük abim.
30 Ağustos' ta  da karşısına ben çıkmışım.
Tuhaf değil mi sizce de?

***

İşte böyle değerli blog arkadaşlarım, Bücürük'ten sonra tam 2 yıl, 3 ay kedi almaya cesaret edemedim. Sadece oturduğumuz apartmanın bahçesindeki kedilere kuru mama ve temiz su koymakla yetindim. Hayat o kadar pahalı ki, eskisi gibi yaralı, bereli kedileri tedavi ettiremedim. Neyse ki, hepsinin yarası kendi kendine iyileşti. Evet gerçekten iyileşti. Şimdi evde koşturan minik, kör bir kedim var. Öteki gözünün de kör olma ihtimali varmış. Her gün damla damlatıyorum tabii çok zor oluyor; çünkü kıpraşıp duruyor, rahat durmuyor. İsmini Ciciş koydum. Sağlıklı yaşasın Amin. 🙏🙏🧿🧿🧿

  Ve evet ben salağım! Elimde o delikli kürek; tam 2 yıl, 3 aydır kedi kakası temizlemiyordum. Tabii Bücürük yaşasaydı bir 10 yıl daha temizlerdim o ayrı da hadi yine kum temizlemeye devam ama hem küçük, hem kör bir kediyi sokakta ölüme terk edemedim. 

2 Eylül 2026 Çarşamba

KÖLE

 
Kaynak: Sosyal medya


"Hz. Ömer, çölde giderken devesinden inip; kölesini bindirmiş" diye gözyaşı dökeceğine,
“Hz. Ömer’in neden kölesi vardı?” diye sorduğun an, hikâyeyi dinlemekten çıkıp; aklını kullanmaya başlarsın.


31 Ağustos 2026 Pazartesi

ÇAY MI İÇİYORDUN GAMSIZ?

Osmanlı' nın başkenti İstanbul,  tam 4 yıl, 10 ay, 23 gün düşman işgali altında kaldı. İstanbul düşman altındayken, padişah efendimiz ne yapıyordu sahi bilen var mı? Çay mı içiyordu? Nargile mi içiyordu? Yapay zekâya sordum, böyle bir görsel çizdi bana.  😂😂😂

Malum sonunda da İngiliz gemisine binip tüydü. 


30 Ağustos 2026 Pazar

30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN

 




Bu fotoğrafı Twitter'da gördüm. Atatürk' ümüz,
çadırda diğer komutanlarla birlikte düşmanı
nasıl yeneceğimizi anlatıyor sanırım. Masanın üstünde ve arkada
gaz lambaları - gençler bilmez...





Öyle zor günlerdi ki...vatan toprağının düşman işgaline direnen "sarı paşa" diye hitap ettikleri Mustafa Kemal Paşamız ve silah arkadaşlarının yani direnişçilerin karşısında sadece dış düşmanlar değil;  padişahlık koltuğundan olmamak için İngilizler ne derse yapan, "Kuvay-ı Milliyeciler haindir, İngilizler, Yunanlılar dostumuzdur, karşı çıkmayın" diyen, sarı paşamızı idama mahkum ettiren vatan hainleri vardı. Bunca hainle nasıl mücadele etmiş helal olsun "sarı paşamız", mekanı cennet olsun. 

Sahi, Fatih Sultan Mehmet'in fethettiği İstanbul,  4 yıl, 10 ay, 23 gün düşman işgalindeyken İslam padişahımız ne yapıyordu? Bilen varsa anlatsın, dinliyorum.



TÜRBANLI BACILAR

  O değil de, bu AK Klux Klan çetesi Türk Milleti'ne bu yıl 29 Ekim'de #CumhuriyetBayramı yerine Cadılar Bayramı kutlatacak gibi....