13 Eylül 2026 Pazar

BAŞKALARININ SORUMSUZLUĞUNUN CEZASINI NİYE BEN ÇEKİYORUM?


Bu bir iç döküş yazısı olacak. Yazarak, kendime bir çeşit terapi yapmış hissedeceğim sanırım. Ben, şu son on günde bir buçuk kilo verdim ve çok yıprandım. 

Şimdi tam karşımdaki 60'lı yıllardan kalan köhne apartmandaki Suriyeli birilerinin önce alıp; sonra sokağa attığı yavru kedilerden bir tanesini merhametimden evime aldığımı, ismini Ciciş koyduğumu biliyorsunuz. Hatta ishal olunca, nazar değdi diye resimlerini kaldırmıştım. Nazara inanıyorum.

Yazımın başlığı başkalarının sorumsuzluğunun cezasını çekişim; çünkü öyle.

Şimdi ilk kez, 93 yılında bir kedimiz oldu. Prenses'ti ismi. 2009 yılında,18 yaşında kaybettim. Apartmanın bahçesine gömdük ve üzerine gül ağacı ektik.

Kedinin ölümü zordur, sancılıdır. Öyle pıt diye aniden gözlerini yumup gitmiyorlar. Önce yemeden, içmeden kesiliyorlar. Kusmalar...en güzel mamalara burun kıvırıyorlar. O koşup oynamalar bitiyor, insan gibi devamlı uyuklar, halsiz bir hale bürünüyor ve bu günler sürüyor, çaresiz elinizden kayıp gitmesini izliyor ve acı çekiyorsunuz. Bir şey yapamadığınız için acı çekiyorsunuz.

O yüzden Prenses'ten sonra başka kedi almak istemiyordum. Aynı acıları yeniden yaşamamak için ama gelin görün ki, sokakta daha bir aylık bir kediyi görünce dayanamadım. Onu da TOKİ'lerin oradaki gecekondularda oturan ve ilkokula giden bir kız çocuğu, yine sorumsuzluktan gelip oraya koymuştu. Güya alıp yuvalandıracaktım ama olmadı, ismini Bücürük koydum. Bloğuma ismini veren Bücürük, ikinci kedim olarak, tam 16 yıl bana minik bir evlat ve can yoldaşı oldu.

Onun da gidişi çok zor oldu, kusmalar, halsizlikler, yemeden içmeden kesilmesi ve kaçınılmaz son.

Onu da gömmek çok zordu, çok yıprandım. Bu süreçte yaşlandım da tabii ki. Bücürük'ten sonra sözümü tuttum. Tekrar eve kedi almadım. İçim gidiyordu ama kendimi tuttum. Hatta çok güzel, üç renkli bir yavruyu geçici olarak aldım. Çok uğraştım ve çok iyi bir aileye yuvalandırabildim. Yoksa az kalsın bana kalacaktı. Aynı acıları ve aynı filmi yine yaşama korkusu başlayacaktı.

Neydi bu korkularım? Kusmalar, ishaller veya kabızlar, mutfak tezgahının üstüne dolan kedi ilaçları, kedi destekleyici gıda ürünleri, biberonlar, şırıngalar...kaç saatte bir kustuğunu yazdığım kağıtlar...endişeden kulağım kusma sesinde uykusuz geceler...

Ve aynı zorluklar: İstanbul'a kız kardeşime gidememek, kedimi yalnız bırakamamak, ya yangın çıkarsa (mesela kız kardeşimin oturduğu apartmanın çatı katında yangın çıkmıştı) ya bir şey olursa diye endişelerle yaşamak...her gün kum temizlemek, tüm ihtimama rağmen balkondan düşme tehlikesi (Bücürük düşmüştü çok hareketli ve yaramaz olduğundan neyse ki, kırık çıkık olmamıştı), veteriner ziyaretlerinde arabada sürekli ağlaması, çok korkması, o ağlayıp durdukça, üzüntüden, gerginlikten, hani çocuğunuza aşı yaptırırsınız, bebektir anlamaz ve ağlar o ağladıkça siz yıpranırsınız ya, aynı o duyguyu, o ruh halini yaşamak.

Yani kediyle yaşam çok güzeldir, mırıl mırıl size sokulur, minik bebeğiniz olur ama çok da zordur.

Velhasıl iki kedi gömdüm artık bir üçüncüsünü kaldıramam, tekrar aynı zorlukları, aynı acıları yaşamak istemiyorum derken, bir Suriyeli yüzünden, onun sorumsuzluğu yüzünden şu an sabahın 5' inde - ezan okunmaya başladı - uykusuz oturuyorum ve bu yazıyı yazıyorum. Ciciş, çok kötü ishal oldu, pirinç suyuyla geçtiydi ama tekrar başladı, bu sefer pirinç suyu etki yapmadı ve doktor probiyotik tavsiye etti. FortiFlora dedi. Onu verdim ama aniden halsizleşti, sanırım dokundu. Akşamdan sabaha kadar yemedi, içmedi, sonra öğlen iyileşti. Koştu, oynadı, iştahı yerine geldi, ishali de geçti tam sevinmişken, dün akşam kusmalar başladı. Bir değil tam üç kez. Akşam 10.30'da kustu, 02. 30 da yine kustu, 04.00 yine kustu. 

Ben niye bu acıyı yaşıyorum yeniden?

Başkasının evinde dünyaya gelen kediye ben sahip çıktığım, acıyıp merhamet ettiğim için başıma geliyor bunlar.

Madem kedi aldın niye kısırlaştırmıyorsun? Hadi kısırlaştırmadın dünyaya gelen yavrulara niye kendin bakmıyorsun? Niye sokağa atıyorsun? Bana sorup mu aldın bu anne kediyi?

"Nasılsa karşı apartmanda salak bir kedici teyze var, oraya koyarım yavruları da, annesini de o baksın" mı dedin?

Muhtemelen öyle dedi. Bu kediciği ben alır almaz önce Bücürük'ün vet. kliniğine götürdüm. Tam dört gün orada kaldı, tedavi oldu, işte iç, dış parazit aşıları yapıldı. Piresi varmış giderildi. Herpes virüsü çıktığı için antibiyotikler vs. yapmışlar, göz damlası her gün damlatmışlar. Dünya paralar verdim sen niye bunları yapmadın? Çünkü sen

"Ben niye kedi için paramı harcayayım? Salak mıyım? Başkası yapsın"

diyen bir sorumsuz asalaksın.

Yanlış anlamayın, onun için harcadığım para yani maddiyat en, en, en son düşündüğüm şey. Helali hoş olsun. Veteriner hizmetleri öyle böyle değil çok arttı, her şeyin fiyatının artması gibi ama minik can paradan daha önemli. Kaldı ki, değil o, bu yaşıma kadar kaç tane sokak kedisini aylarca tedavi ettirdim. Arka iki ayağı felç olan Pofuduk, başına ne geldiğini anlamadığımız yaralarla bulduğumuz Lokum, gözüne pisi pisi otu battığı için bir gözü kapanan Oğluş...hepsine helali hoş olsun. Salçalı soğanlı, peynir, zeytinli ekmek ve çayla karnımı doyurdum yine de borcumu son kuruşuna kadar ödedim. Artık 68 yaşında sıramı savdım diye düşünüyorum, artık başkaları elini taşın altına koysun diye düşünüyorken, yine  niye ben başkası yüzünden maddi olarak zorlanayım? Hayat zaten pahalıyken, ancak ay sonunu getirirken hem de.

Niye ben daha Bismillah kedi eve geleli ancak on gün olmuşken uykusuz gecelere kalayım? Niye daha bebek kedi ölecek mi bunu da mı gömeceğim diye ağlamaklı olayım? Kaç gündür bir makarna yapamadım onun ishaliyle uğraşmaktan. Her kum kutusuna gidişini takip ettim, beraber gittim, yanında bekledim, elimde tuvalet kağıdı, her seferinde poposunu temizledim, gerekirse patilerini ılık suyla yıkadım, internette oku, oku, yavru kedi ishaline ne iyi gelir diye aramaktan...vet. kliniklere "Sizde filan probiyotik var mı?" diye sormaktan. Bir yandan da yuva aramaktan. Oraya buraya telefon açmaktan. İyileşse de bir on yıl sonra yine kusmalar, yine hastalıklar, yine aynı acıyı niye tekrar yaşayayım? Ben değil miydim bir daha eve kedi almamaya karar veren? Ben biliyordum başıma gelecekleri ama bu kadar erken beklemiyordum. Bücürük, Prenses en az 10 yıl kusmadılar. Eğer ki, vücudunda kedi Herpes yüzünden hep böyle olacaksa ben nasıl dayanacağım yıllarca? Ben, on günde yıprandım. Hasta bakan bunu anlar. O kadar minik ki, bakmaya kıyamıyorken, eden böyle oldu? 

Ama işte başkalarının sorumsuzluğunun cezasını çekiyorum. Bakın bu ilk değil; daha önce oturduğumuz apartmanın bahçesine kaç kez yavru kedi bıraktılar. Geçen ay bir kutu içerisinde tam beş yavru kedi bırakmışlar. Bir oğlan çocuk var, "Ne yapayım ben bunları?" dedi. Ben de vet. klinik var oraya götür dedim. Götürmüş sonra galiba bir aile almış ama pek inanamadım çünkü söylerken gözlerini başka tarafa kaçırdı.

Yıllar önce yine kutu içinde daha gözleri açılmamış iki yavru kedi bıraktılar. Sonra aynı şekilde iki yavru kedi daha. Bunları şansım vardı yuvalandırdım.

"Bahçeye yavru kedi bırakmayın, burası kedi barınağı değil, kendiniz sahip çıkın. Kendiniz tedavi ettirin, kendiniz bakın. Bakmayacaksanız, başkalarının üstüne atmayın. Ben zengin birisi değilim, Olsam bu kıytırık mahallede oturmam. Bana sorarak mı kedi alıyorsunuz? " diye bahçeye yazı mı asayım?

Yeminle depresyona girdim ya da girmek üzereyim. Gün ışısın, vet. kliniğine gideceğiz. Aynı filmi tekrar izler gibiyim. Yine hastalıklar, yine kusmalar, yine kan almalar, yine hastane köşelerinde endişeli gözlerle, ağlamaklı gözlerle bekleyişler ama daha bu kedi 15 yaşında değil, 17 yaşında değilken üstelik...

O Suriyeli kadın - adını bilmem- her kimse, bana öyle büyük bir kötülük yaptı ki, haberi yok. 

Sadece bana kötülük yapmadı, bir anne kediyi, yavrularıyla sokağa terk etti. Diğer yavrular ve anneye ne oldu bilmiyorum. İşte birini ben aldım ve durum anlattığım gibi. 

Keşke bu dünyaya gelmeseydim. Saat altı yirmi beş geçiyor, hava aydınlandı, dördüncü kez kustu :( ben ağlamaklıyım ve koşup, oynarken, hiçbir şeyi yokken neden böyle oldu diye kafamı patlatıyorum. Ben niye 68 yaşında bu endişelerle, huzursuzlukla, korkuyla yaşamak zorundayım? Bir huzur içinde olamayacak mıyım? 

Ortalıkta düğme, minik toka, saç bandı, ip bırakmıyorum (önceden tecrübem var), buzdolabım eski tip buzdolabı, arkasında boydan boya teller var ve en altında içinde su olan minik bir kısım var, sık sık buzdolabının arkasına giriyor o suyu mu içti? Mutfak dolabı altlarına giriyor orada eskiden düşmüş bir migren hapı veya asprin mi yuttu? Endişe...endişe..korku.... migrenim başladı. (Diyeceksiniz ki, mutfağın kapısını kapat! Buzdolabının arkasına, mutfak dolabı altına giremesin. Mutfağımın kapısı yok! (vaktiyle söktürmüştüm çok küçük mutfak diye), buzdolabım da mutfağa sığmadığından antrede! Yani mani olamıyorum. :( 

8 Eylül 2026 Salı

İSMİNİ CİCİŞ KOYDUM


Melaba, ablalayım, melaba Reçep abim,
Bi gözü kör bir kedişim. Daha 2 aylıkım.
🧿🧿🧿


Suriyeli bir ailenin evinde dünyaya geldik.
Ben, kedi gribi olunca vaktinde tedavi ettirmediler.
Ettiyçenerdi kör olmaşdım.
Biraz büyüyünçe de
anamla hepimizi kapı dışarı attılar.
Annemin ve diğer kardeşlerimin 
 başına ne geldi bilmiyoyum. 
Bağırsaklarım daha çok gelişmemiş
çok hassas, çabucak cırcır oldum,
gecelere kadar kum kutusuna taşınıp duydum
Annem her seferinde tuvayet kaydıyla temişledi beni
sonra da kumumu temişledi neyşe
şimdi iyileştim aman nazar değmesin 
🧿🧿🧿🧿🧿


Artık sıcak bir yuvam var.
Sokağa atılmayacağımı biliyom.


Bu, 19 Mayıs 2024'te melek olan Büçürük abim.
30 Ağustos' ta  da karşısına ben çıkmışım.
Tuhaf değil mi sizce de?

***

İşte böyle değerli blog arkadaşlarım, Bücürük'ten sonra tam 2 yıl, 3 ay kedi almaya cesaret edemedim. Sadece oturduğumuz apartmanın bahçesindeki kedilere kuru mama ve temiz su koymakla yetindim. Hayat o kadar pahalı ki, eskisi gibi yaralı, bereli kedileri tedavi ettiremedim. Neyse ki, hepsinin yarası kendi kendine iyileşti. Evet gerçekten iyileşti. Şimdi evde koşturan minik, kör bir kedim var. Öteki gözünün de kör olma ihtimali varmış. Her gün damla damlatıyorum tabii çok zor oluyor; çünkü kıpraşıp duruyor, rahat durmuyor. İsmini Ciciş koydum. Sağlıklı yaşasın Amin. 🙏🙏🧿🧿🧿

  Ve evet ben salağım! Elimde o delikli kürek; tam 2 yıl, 3 aydır kedi kakası temizlemiyordum. Tabii Bücürük yaşasaydı bir 10 yıl daha temizlerdim o ayrı da hadi yine kum temizlemeye devam ama hem küçük, hem kör bir kediyi sokakta ölüme terk edemedim. 

2 Eylül 2026 Çarşamba

KÖLE

 
Kaynak: Sosyal medya


"Hz. Ömer, çölde giderken devesinden inip; kölesini bindirmiş" diye gözyaşı dökeceğine,
“Hz. Ömer’in neden kölesi vardı?” diye sorduğun an, hikâyeyi dinlemekten çıkıp; aklını kullanmaya başlarsın.


31 Ağustos 2026 Pazartesi

ÇAY MI İÇİYORDUN GAMSIZ?

Osmanlı' nın başkenti İstanbul,  tam 4 yıl, 10 ay, 23 gün düşman işgali altında kaldı. İstanbul düşman altındayken, padişah efendimiz ne yapıyordu sahi bilen var mı? Çay mı içiyordu? Nargile mi içiyordu? Yapay zekâya sordum, böyle bir görsel çizdi bana.  😂😂😂

Malum sonunda da İngiliz gemisine binip tüydü. 


30 Ağustos 2026 Pazar

30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN

 




Bu fotoğrafı Twitter'da gördüm. Atatürk' ümüz,
çadırda diğer komutanlarla birlikte düşmanı
nasıl yeneceğimizi anlatıyor sanırım. Masanın üstünde ve arkada
gaz lambaları - gençler bilmez...





Öyle zor günlerdi ki...vatan toprağının düşman işgaline direnen "sarı paşa" diye hitap ettikleri Mustafa Kemal Paşamız ve silah arkadaşlarının yani direnişçilerin karşısında sadece dış düşmanlar değil;  padişahlık koltuğundan olmamak için İngilizler ne derse yapan, "Kuvay-ı Milliyeciler haindir, İngilizler, Yunanlılar dostumuzdur, karşı çıkmayın" diyen, sarı paşamızı idama mahkum ettiren vatan hainleri vardı. Bunca hainle nasıl mücadele etmiş helal olsun "sarı paşamız", mekanı cennet olsun. 

Sahi, Fatih Sultan Mehmet'in fethettiği İstanbul,  4 yıl, 10 ay, 23 gün düşman işgalindeyken İslam padişahımız ne yapıyordu? Bilen varsa anlatsın, dinliyorum.



26 Ağustos 2026 Çarşamba

DOLAR, EURO NİYE ARTIYOR?

 




Bu videoyu sosyal medyada gördüm. Paylaştığım bu tür ibretlik videoların, fotoğrafların çoğu, eski bloğumda yok olmuştu. Mesela Abdullah Gül'e İngiltere'de alkışlar arasında "şövalyelik" nişanı/madalyası verilme töreni YouTube'dan kaldırılmış. Bir el gizlice kaldırmış. Nasıl yaptılarsa....

Bunu da kaldırmazlar umarım.

Bu video hakkında şunu söyleyeceğim: "Atatürk, ne akıllı, ne zeki bir insanmış ki, ta o zamanlardan bunların iç yüzünü anlamış." 

O yüzden de bu tipler Atatürk'ü ve Atatürk'ü sevenleri sevmezler.

BİZİM DİNİMİZ NEDİR?

BU YAZIYI BEN YAZMADIM; ALINTIDIR.

"Daha ilk derste belli oldu ki bölükte, hangi dinden olduğumuzu bile doğru dürüst bilen bir kişi yok.

Bir gün askerlere sordum: -"Bizim dinimiz nedir?"

Hep bir ağızdan,

"Elhamdü-l-illâh Müslümanız"

diye cevap vereceklerini sanıyordum.

Fakat öyle olmadı, cevaplar karıştı. Kimisi "İmamı âzam dinindeniz", kimisi "Hazreti Ali dinindeniz" dedi. Kimisi de hiçbir din tayin edemedi.

Arada, "İslâmız" diyenler de çıktı ama "Peygamberimiz kimdir?" deyince, onlar da pusulayı şaşırdı. Akla gelmez peygamber isimleri ortaya atıldı. Hatta birisi, "Peygamberimiz Enver Paşa’dır" bile dedi. İçlerinden peygamberin adını duymuş olan birkaçına da, "Peygamberimiz sağ mıdır, ölü mü?" deyince, iş gene çatallaştı. Herkes aklına gelen cevabı veriyordu. Bir kısmı sağ, bir kısmı ölüdür tarafını tuttu. Fakat birisinin kuvvetle konuştuğunu yahut bir tarafın daha ağır bastığını görünce, diğer tarafın da kolayca o tarafa kaydığı görülüyordu.

"Peygamberimiz sağdır" diyenlere, "O halde hangi şehirde oturur?" diye sordum. Cevaplar tekrar karıştı. Onu İstanbul’da, Şam’da yahut Mekke’de yaşatanlar oldu. Hiçbir yer tayin edemeyenler daha çoktu. "Peygamberimiz ölmüştür" diyenlere de "Ne zaman ölmüştür?" denildiği zaman bu sefer onlar şaşırdılar. Yüz sene önce, beş yüz sene önce, bin sene önce diye gelişigüzel cevaplar verenler oluyordu. Fakat çoğu vakit tayin edemiyordu.

Dinimizin adı ve peygamberimiz bilinmediği gibi, din ilkelerini ve ibadetleri doğru dürüst bilen kimse de çıkmadı. Ezan dinlemişlerdi. Fakat ezan okumayı bilen yoktu. Namaz kılan bir iki kişi çıktı. Onlar da namaz surelerini yanlışsız okuyamadı. Daha garibi, niçin namaz kıldıklarını bir türlü anlatamadılar.

Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi Anadolu köylüleriydi. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Halbuki bu gördüklerim sadece cahildiler.

Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı: "Biz hangi milletteniz?" deyince her kafadan bir ses çıktı: "Biz Türk değil miyiz?" deyince de hemen, "Estağfurullah" diye karşılık verdiler.

Türklüğü kabul etmiyorlardı. Halbuki biz "Türk"tük. Bu ordu Türk ordusu idi. Ama onlara göre Türk demek, Kızılbaş demekti. Kızılbaşlığın ise ne olduğu bilinmiyordu. Ama onu herhalde kötü bir şey sayıyorlardı.

Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, adını, padişahın adını, devletin merkezini, başkumandanı ve onun vekilini de bilmemektedir.

Hele iş vatan bahsine dönünce, büsbütün karıştı. Kısacası, vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler; belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı.”

Yazarının ölümünün üzerinden sadece 44 yıl geçmiş. Anlattığı olaylar da günümüzden 100 yıl evveline ait.

Topraksız bir çiftçi ailesinin oğlu olan Şevket Süreyya, 1897 yılında Edirne’de doğmuş ve ailesinin çabasıyla iyi bir eğitim alıp öğretmen olmuş. Yedek subaylığını daha 18 yaşında ünlü Sarıkamış faciasında yer alan 28’inci Tabur’da yapmış. Bir yandan bitmek bilmeyen Rus baskınlarına direnirken, diğer yandan da öğretmenliğin verdiği sorumlulukla emrindeki askerleri eğitmeye soyunmuş. Hani birileri her fırsatta, “üstat” ilan ettikleri “bohem” Necip Fazıl’dan alıntılar yaparak tarihi anlatıyorlar ya… Acaba tarihi, gençliğinin tamamı cephelerde geçmiş bu gerçek yurtseverin kaleminden hiç okudular mı? Doğrusu buna çok ihtimal vermiyorum.

Bugünkü yanlışlara direnip, yarınki felaketlere engel olabilmenin en önemli şartlarından biri, geçmişi doğru ve iyi öğrenmektir. “Cumhuriyet döneminde İslam yasaklandı” diyen din tüccarlarına karşı doğru ve etkili tepki verebilmenin yolu, geçmişte ne olduğunu iyi öğrenmekten geçer.

Görüldüğü gibi; Cumhuriyet, bu topraklarda yaşayan insanları dinsizleştirmediği gibi, din eğitimini yaygınlaştırarak ve dine duyulan saygıyı artırarak, gerçek dindarların artmasını sağladı. "


Not:
Yukarıdaki  paylaşıma konu olan yazı, Şevket Süreyya Aydemir'in "Suyu Arayan Adam" isimli kitabındanmış. Ben kitabı okumadım ama okumak istiyorum. Sosyal medyada gördüm ve bloğumda paylaşmak istedim.

BAŞKALARININ SORUMSUZLUĞUNUN CEZASINI NİYE BEN ÇEKİYORUM?

Bu bir iç döküş yazısı olacak. Yazarak, kendime bir çeşit terapi yapmış hissedeceğim sanırım. Ben, şu son on günde bir buçuk kilo verdim ve...