8 Eylül 2026 Salı

İSMİNİ CİCİŞ KOYDUM

Melaba, ablalayım, melaba Recep abim,
Bir gözü kör bir kedişim. Daha 2 aylık ancayım.
🧿🧿🧿

Suriyeli bir ailenin evindeydik.
Ben, kedi gribi olunca vaktinde tedavi ettirmediler.
Ettirselerdi kör olmaşdım.
Biraz büyüyünce de
anamla hepimizi kapı dışarı attılar.
Annemin ve diğer kardeşlerimin 
 başına ne geldi bilmiyoyum.

🧿🧿🧿
Beni Bücürük'ün annişi aldı.
Artık sıcak bir yuvam var.
Sokağa atılmayacağımı biliyom.


İşte bu da 19 Mayıs 2024'te melek olan Bücürük abim.
30 Ağustos' ta karşısına ben çıkmışım.
Tuhaf değil mi sizce de?

***

İşte böyle değerli blog arkadaşlarım, Bücürük'ten sonra tam 2 yıl, 3 ay kedi almaya cesaret edemedim. Sadece oturduğumuz apartmanın bahçesindeki kedilere kuru mama ve temiz su koymakla yetindim. Hayat o kadar pahalı ki, eskisi gibi yaralı, bereli kedileri tedavi ettiremedim. Neyse ki, hepsinin yarası kendi kendine iyileşti. Evet gerçekten iyileşti. Şimdi evde koşturan minik, kör bir kedim var. Öteki gözünün de kör olma ihtimali varmış. Her gün damla damlatıyorum tabii çok zor oluyor. İsmini Ciciş koydum. Sağlıklı yaşasın Amin. 🙏🙏🧿🧿🧿  Ve evet ben salağım! Elimde kürek kedi kakası temizlemiyordum 2 yıl 3 ay . Tabii Bücürük yaşasaydı bir 10 yıl daha temizlerdim o ayrı da hadi yine kum temizlemeye devam ama hem küçük, hem kör bir kediyi sokakta ölüme terk edemedim. 

2 Eylül 2026 Çarşamba

KÖLE

 
Kaynak: Sosyal medya


"Hz. Ömer, çölde giderken devesinden inip; kölesini bindirmiş" diye gözyaşı dökeceğine,
“Hz. Ömer’in neden kölesi vardı?” diye sorduğun an, hikâyeyi dinlemekten çıkıp; aklını kullanmaya başlarsın.


31 Ağustos 2026 Pazartesi

ÇAY MI İÇİYORDUN GAMSIZ?

Osmanlı' nın başkenti İstanbul,  tam 4 yıl, 10 ay, 23 gün düşman işgali altında kaldı. İstanbul düşman altındayken, padişah efendimiz ne yapıyordu sahi bilen var mı? Çay mı içiyordu? Nargile mi içiyordu? Yapay zekâya sordum, böyle bir görsel çizdi bana.  😂😂😂

Malum sonunda da İngiliz gemisine binip tüydü. 


30 Ağustos 2026 Pazar

30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN

 




Bu fotoğrafı Twitter'da gördüm. Atatürk' ümüz,
çadırda diğer komutanlarla birlikte düşmanı
nasıl yeneceğimizi anlatıyor sanırım. Masanın üstünde ve arkada
gaz lambaları - gençler bilmez...





Öyle zor günlerdi ki...vatan toprağının düşman işgaline direnen "sarı paşa" diye hitap ettikleri Mustafa Kemal Paşamız ve silah arkadaşlarının yani direnişçilerin karşısında sadece dış düşmanlar değil;  padişahlık koltuğundan olmamak için İngilizler ne derse yapan, "Kuvay-ı Milliyeciler haindir, İngilizler, Yunanlılar dostumuzdur, karşı çıkmayın" diyen, sarı paşamızı idama mahkum ettiren vatan hainleri vardı. Bunca hainle nasıl mücadele etmiş helal olsun "sarı paşamız", mekanı cennet olsun. 

Sahi, Fatih Sultan Mehmet'in fethettiği İstanbul,  4 yıl, 10 ay, 23 gün düşman işgalindeyken İslam padişahımız ne yapıyordu? Bilen varsa anlatsın, dinliyorum.



26 Ağustos 2026 Çarşamba

DOLAR, EURO NİYE ARTIYOR?

 




Bu videoyu sosyal medyada gördüm. Paylaştığım bu tür ibretlik videoların, fotoğrafların çoğu, eski bloğumda yok olmuştu. Mesela Abdullah Gül'e İngiltere'de alkışlar arasında "şövalyelik" nişanı/madalyası verilme töreni YouTube'dan kaldırılmış. Bir el gizlice kaldırmış. Nasıl yaptılarsa....

Bunu da kaldırmazlar umarım.

Bu video hakkında şunu söyleyeceğim: "Atatürk, ne akıllı, ne zeki bir insanmış ki, ta o zamanlardan bunların iç yüzünü anlamış." 

O yüzden de bu tipler Atatürk'ü ve Atatürk'ü sevenleri sevmezler.

BİZİM DİNİMİZ NEDİR?

BU YAZIYI BEN YAZMADIM; ALINTIDIR.

"Daha ilk derste belli oldu ki bölükte, hangi dinden olduğumuzu bile doğru dürüst bilen bir kişi yok.

Bir gün askerlere sordum: -"Bizim dinimiz nedir?"

Hep bir ağızdan,

"Elhamdü-l-illâh Müslümanız"

diye cevap vereceklerini sanıyordum.

Fakat öyle olmadı, cevaplar karıştı. Kimisi "İmamı âzam dinindeniz", kimisi "Hazreti Ali dinindeniz" dedi. Kimisi de hiçbir din tayin edemedi.

Arada, "İslâmız" diyenler de çıktı ama "Peygamberimiz kimdir?" deyince, onlar da pusulayı şaşırdı. Akla gelmez peygamber isimleri ortaya atıldı. Hatta birisi, "Peygamberimiz Enver Paşa’dır" bile dedi. İçlerinden peygamberin adını duymuş olan birkaçına da, "Peygamberimiz sağ mıdır, ölü mü?" deyince, iş gene çatallaştı. Herkes aklına gelen cevabı veriyordu. Bir kısmı sağ, bir kısmı ölüdür tarafını tuttu. Fakat birisinin kuvvetle konuştuğunu yahut bir tarafın daha ağır bastığını görünce, diğer tarafın da kolayca o tarafa kaydığı görülüyordu.

"Peygamberimiz sağdır" diyenlere, "O halde hangi şehirde oturur?" diye sordum. Cevaplar tekrar karıştı. Onu İstanbul’da, Şam’da yahut Mekke’de yaşatanlar oldu. Hiçbir yer tayin edemeyenler daha çoktu. "Peygamberimiz ölmüştür" diyenlere de "Ne zaman ölmüştür?" denildiği zaman bu sefer onlar şaşırdılar. Yüz sene önce, beş yüz sene önce, bin sene önce diye gelişigüzel cevaplar verenler oluyordu. Fakat çoğu vakit tayin edemiyordu.

Dinimizin adı ve peygamberimiz bilinmediği gibi, din ilkelerini ve ibadetleri doğru dürüst bilen kimse de çıkmadı. Ezan dinlemişlerdi. Fakat ezan okumayı bilen yoktu. Namaz kılan bir iki kişi çıktı. Onlar da namaz surelerini yanlışsız okuyamadı. Daha garibi, niçin namaz kıldıklarını bir türlü anlatamadılar.

Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi Anadolu köylüleriydi. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Halbuki bu gördüklerim sadece cahildiler.

Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı: "Biz hangi milletteniz?" deyince her kafadan bir ses çıktı: "Biz Türk değil miyiz?" deyince de hemen, "Estağfurullah" diye karşılık verdiler.

Türklüğü kabul etmiyorlardı. Halbuki biz "Türk"tük. Bu ordu Türk ordusu idi. Ama onlara göre Türk demek, Kızılbaş demekti. Kızılbaşlığın ise ne olduğu bilinmiyordu. Ama onu herhalde kötü bir şey sayıyorlardı.

Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, adını, padişahın adını, devletin merkezini, başkumandanı ve onun vekilini de bilmemektedir.

Hele iş vatan bahsine dönünce, büsbütün karıştı. Kısacası, vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler; belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı.”

Yazarının ölümünün üzerinden sadece 44 yıl geçmiş. Anlattığı olaylar da günümüzden 100 yıl evveline ait.

Topraksız bir çiftçi ailesinin oğlu olan Şevket Süreyya, 1897 yılında Edirne’de doğmuş ve ailesinin çabasıyla iyi bir eğitim alıp öğretmen olmuş. Yedek subaylığını daha 18 yaşında ünlü Sarıkamış faciasında yer alan 28’inci Tabur’da yapmış. Bir yandan bitmek bilmeyen Rus baskınlarına direnirken, diğer yandan da öğretmenliğin verdiği sorumlulukla emrindeki askerleri eğitmeye soyunmuş. Hani birileri her fırsatta, “üstat” ilan ettikleri “bohem” Necip Fazıl’dan alıntılar yaparak tarihi anlatıyorlar ya… Acaba tarihi, gençliğinin tamamı cephelerde geçmiş bu gerçek yurtseverin kaleminden hiç okudular mı? Doğrusu buna çok ihtimal vermiyorum.

Bugünkü yanlışlara direnip, yarınki felaketlere engel olabilmenin en önemli şartlarından biri, geçmişi doğru ve iyi öğrenmektir. “Cumhuriyet döneminde İslam yasaklandı” diyen din tüccarlarına karşı doğru ve etkili tepki verebilmenin yolu, geçmişte ne olduğunu iyi öğrenmekten geçer.

Görüldüğü gibi; Cumhuriyet, bu topraklarda yaşayan insanları dinsizleştirmediği gibi, din eğitimini yaygınlaştırarak ve dine duyulan saygıyı artırarak, gerçek dindarların artmasını sağladı. "


Not:
Yukarıdaki  paylaşıma konu olan yazı, Şevket Süreyya Aydemir'in "Suyu Arayan Adam" isimli kitabındanmış. Ben kitabı okumadım ama okumak istiyorum. Sosyal medyada gördüm ve bloğumda paylaşmak istedim.

İSMİNİ CİCİŞ KOYDUM

Melaba, ablalayım, melaba Recep abim, Bir gözü kör bir kedişim. Daha 2 aylık ancayım. 🧿🧿🧿 Suriyeli bir ailenin evindeydik. Ben, kedi grib...