22 Ocak 2026 Perşembe

YEŞİM (ROMAN) 40. ve SON Bölüm - FİNAL


Malikânenin bahçesinde renk renk Japon fenerleri yanıyordu. Konservatuvar öğrencisi, üç genç ve güzel sesli solistleri Sertap Erener'in "AŞK" isimli şarkısını söylemeye başladı. Konuklar yerlerini almıştı. Kat kat organze etekli giysileriyle küçük kızlar, minik papyonlu oğlan çocuklar masaların etrafında koşturuyor, Sarman ve Luke'u kovalıyor, kedicik ağaçlara tırmanıyordu. Garsonlar servise başladılar.

Aydan;

"Allah Allah nerede bu çocuklar? Telefonları cevap vermiyor?" diye sorunca,

Fatma 

"Ben endişelenmeye başladım içimde bir sıkıntı var Aydan hanımcığım." diye cevap verdi. Serdar'ın annesi devam etti:

"Allah! Allah! Şu dedektif! Feridun bey de yok! Onun da telefonu cevap vermiyor."

Kadın, gelen davetlilerle ilgilenen eşine bakındı ve telaşla seslendi.

" Kerem! Yeşim'le Serdar ortada yok!"

"NE! Ne demek ortada yok? Davetliler geldi!"


30 YIL ÖNCESİ SAT KOMANDO EĞİTİM ALANI

Alnından başlayarak, göz kenarlarına, burnuna, yanağına ve oradan çenesine kadar tüm yüzünü "komando yüz boyasıyla" boyamış olan genç asker, sırtında kilolarca teçhizat, elinde tüfek, başında çelik miğfer, dikenli tellere takılmadan çamurlu suyun içinde sürünerek ama hızlı hızlı ilerliyordu. Sonra kendisini elleri, ayakları bağlı olarak kauçuk bottan denize attılar. Bir balık gibi yüzdü ve suyun içinde olmasına rağmen, kenarları tırtıklı komando bıçağıyla ellerini, ayaklarını bağlayan ipleri kesip tekrar suyun üstüne çıkmayı başardı. Bu otuz yıl önceki Feridun'dan başkası değildi ve farları sönük arabanın içinde otururken, gözlerinin önünden saniyeler içinde gençliğinde aldığı eğitim geçti.

İki tipsiz herif tam çocukları uçurumdan attıkları anda gelmişti. Koyu renk arabası, farlar da sönük olunca, karanlık gecede ağaçların arkasında fark edilmiyordu. İstese iner ve ikisini de doğduklarına pişman ederdi ama o arada çocuklar boğulurdu. Gitmelerini bekleyecekti. O arada tırtıllı komando bıçağını ve ışıldağı hazırladı. Cep telefonunu ıslanmasın diye koltuğun üstüne bıraktı.

Zerrin ve iki adamın içinde olduğu araç, uzaklaşır uzaklaşmaz, gaza bastı. İki, üç saniyede uçurumun yanındaydı. Motoru durdurdu. Kapıyı açıp ok gibi arabadan fırladı. Bir elinde bıçak, diğerinde ışıldak, balıklama denize atladı. Biraz sağına, soluna bakınca, yüzlerce su kabarcığı çıkartarak, dibe doğru inen iki genci gördü. Yaşıyorlardı.

Hemen yanlarına gitti ve ipleri bir çırpıda kesti. Serdar ve Yeşim rahatlıkla su yüzüne çıktılar. Kayalıklara çarpmamaları ve akıntının olmaması tamamen şanstı.

Suyun yüzeyine çıkınca ikisi de "Hooooohhhh!" diye derin bir nefes aldılar. Epey su yutmuşlardı. Feridun sordu:

" İyi misiniz çocuklar? Yüzebilecek misiniz? Bakın şurada küçük bir açıklık var. Oraya doğru yüzelim."

"Nerede? Göremiyorum."

Dedektif, ışıldağı o tarafa tuttu.

"Bakın! Şurada! Hemen önümüzde, biraz sağda."

Birkaç kulaç attıktan sonra açıklığa çıktılar. Feridun ve Serdar, bitkin düşen Yeşim'e yardım ettiler. İkisi de soğuktan tir tir titriyordu ve dişleri takır-takır birbirine çarpıyordu. Serdar sordu:



"Feridun amca bizi nasıl buldunuz ki?"

Titremekten zor konuşan Yeşim

"Ha...ha....hakikaten?"

" Aceleyle arabaya binip gittiğinizi duyunca işkillendim. Senin cep telefonunun sinyalini alıyordum; ayrıca bir kaçırılma durumu olursa diye Serdar senin cipine takip cihazı takmıştım. "

"Harikasın Feridun amca. Yalnız burada ne yapacağız? Cep telefonlarımız yanımızda değil."

"Merak etmeyin, benimki arabada. Şimdi siz ikiniz burada bekleyin. Ben yukarı tırmanıp yardım çağıracağım. Bekleyin uslu uslu. Birbirinize sokulun, ısının. Aşıklar bunun için değil midir?"

diyerek göz kırptı ve vakit kaybetmeden kayaya tırmanmaya başladı. Bu sıcak sözler, utangaç utangaç gülümseyen iki gence moral verdi.

"Tamam! Kendinize dikkat edin Feridun amca!"

"Merak etmeyin."

diyen adam alışık hareketlerle yukarı tırmanmaya başladı. İki genç, dedektifin dediğini yaptılar, bir metre karelik minik açıklıkta birbirlerine sokulup titreyerek beklemeye başladılar.


"Şeker gibi bir adam bu ya!"

Yeşim başını salladı.

"Hı...hı...çok da cesur, olmasaydı şimdi ölmüştük."

Serdar, kızın bileklerine baktı. İp yeri kıpkırmızıydı.

"Büşra'nın Zerrin olacağı hiç aklıma gelmezdi. Hep benim yüzümden!"

Serdar, müstakbel eşine biraz daha sokuldu.

"Öyle söyleme bir tanem. Nereden bileceksin ki? Ben bile tanıyamadım. Kafayı yemiş! Ruh hastası!"

Yeşim kaşlarını çatarak Serdar'a baktı:

"Sana aşıkmış bir de! Ya o aşure filan neydi?"

Serdar, iki elini havaya kaldırarak "Yemin ederim ben masumum hakime hanım!"

deyince Yeşim güldü.

"Bak kıskanırım ha!....Ben çok kıskancımdır. Akrep burcuyum."

"Tamam, tamam aşkım. Merak etme beni kıskanmanı gerektirecek bir şey yapmam."

"Söz mü?"

"Söz."

Çocuklar titreye titreye konuşurken, Feridun yukarı çıkmıştı bile. Onun için bu tırmanış çocuk oyuncağıydı. Hemen arabasına gidip cep telefonunu aldı. AKUT ve ambulans çağırdı. Konum attı. Sonra emniyette bu işe bakana baş komiseri arayıp durumu anlattı. Adamları tarif etti.

"Zerrin Haznedaroğlu, tipini değiştirmiş. Siyah, kısa saçlı ve gözlüklü. Aracın plakası 34 U ......"

Akabinde Kerem beyi arayıp durumu anlattı. Çocukların gayet iyi olduklarını söyledi. Ancak aile şoke olmuştu. Metin'in pilli kalbine bir şey olmaması için azami çaba gösterdiler. Feridun,

"Merak etmeyin ikisi de iyiler, olsa olsa birkaç gün soğuk algınlığından yatarlar, merak etmeyin"

diyerek yüreklerine su serpmişti. O arada Yeşim ve Serdar titreye titreye konuşmaya devam ediyorlardı.

"Of! Nişan elbisem berbat oldu! Ayakkabılarım denizin dibini boyladı! Nişan da iptal tabii!"

"Of! Kadınlar!"

"Of! Erkekler! Sen üzülmüyorsun galiba nişanın iptaline?

"Aşkım, hayattasın. Nişanı yine yaparız."

"Hapşuuuu!"

" Çok yaşa! Kıyamam! Hayatta olduğumuza şükredelim. Ya kafamıza sıksalardı?"

"Brrrr...Hapşuuuu! O da doğru!"

AKUT, geldi ve çocukları, bir sedyeye bağlayarak ağır ağır, dikkatle yukarı çektiler. Yeşim, birkaç gün yatak döşek yattı. Fatma'nın ve Aydan'ın özel otlarla hazırladığı bitki çayları, antibiyotikler ve serde gençlik ve aşk olduğundan, yedi gün sonra ayağa kalktı. Bir hafta sonra davetliler ikinci kez bahçede buluştular ve alkışlar eşliğinde iki gencin yüzükleri takıldı.





Zerrin, o gece havaalanında yakalandı. İki polisin arasında elleri kelepçeli giderken, muhabirler birbirini ezerek bu kaçmaz skandal haberi görüntülerken sadist sadist gülümsüyordu. Muhabirler mikrofon uzatarak soru soruyorlardı.

"Zerrin hanım! Niye yaptınız?"

"Zerrin hanım! Pişman mısınız?"

"Sonunda yakaladınız beni ama yapacağımı yaptım. İkisi de denizin dibini boyladı. Bana ihanetin bedelini ödediler. Duydunuz mu? İkisi de denizin dibini boyladılar! Hahaha! "

diyordu. İkisinin de kurtulduğunu henüz bilmiyordu. Sorguda Serdar'a olan saplantılı aşkını ve Cem'i de anlatmış, onu öldürdüğünü de itiraf etmişti. İki cinayet, adam öldürmeye tam teşebbüs ve adam kaçırma suçlarından çok büyük cezalar aldı. Çıktığında epey yaşlanmış olacaktı.

Yeşim, ertesi yaz Resim Öğretmenliği Bölümü'nü kazandı. Metin ve eşi boşandılar. Kadın sık sık hapishaneye gidip Zerrin'i ziyaret ediyor, oğlunun mezarına gidip ağlıyordu. Metin ise oğlunun kabrini boş bırakmıyor ama kızını görmeye gitmek istese de boğazına bir yumru oturuyor ve gidemiyordu. Sonra kızının hasta olduğunu kabullenerek, ziyaretine gidebildi. Ne de olsa babaydı. Aldığı ilaçların etkisiyle Zerrin pişman olmuş görünüyorsa da, psikiyatristi tam olarak iyileştiğinden emin değildi. 


 Metin, işten eve gelince, eskisi gibi çatı katındaki çalışma odasına kapanıp, gramofonda veya pikapta

"Yeşil Gözlerinden Muhabbet Kaptım" şarkısını dinleyip, doktorunun kesinlikle yasak etmesine rağmen sigara içmeye devam etti. Sanki bir an önce ölmek için çaba harcıyor, bir an önce bu dünyadan gitmek istiyor gibiydi.  

Ancak, pille çalışan kalbi çektiği acılara ve nikotine daha fazla dayanamadı. Yeşim, son sınıftayken hayatını kaybetti. Oğlunun mezarının yanına defnedildi. Yeşim ve Fatma da artık onu affettiler ve son yolculuğunda adamı yalnız bırakmadılar.

Dört yıl göz açıp kapayana kadar geçti. Resim öğretmeni çıkan Yeşim, Serdar'la sade bir törenle evlendi. Düğünü İstanbul'da değil, Soma'da Acıgöl'ün kıyısında yaptılar. Başta Kemal Usta olmak üzere, maden işçileri, düğünün davetlilerindendi.

Çiçeği burnunda gelin hatıra defterine

"Sevgili günlüğüm, ta ilkokulda sana yazmaya başladığımdan beri ne kadar acı olay oldu. Ne kadar çok şey geçti! O zaman 'Çocukluk aşkımı acaba bir daha görebilecek miyim?' diye yazmıştım. Buna ihtimal bile vermiyordum. Şu anda onunla evliyim. Hayatın mucizelerle dolu olduğunu öğrendim. Mucizeler hayatımızın her anında, her saniye olabiliyormuş. Yapmamız gereken tek şey beklemek ve hazır olmak."

diye yazdı.

BEŞ YIL SONRA


Yeşim ve Serdar evlendikten bir yıl sonra, eriklerin beyaz çiçek açtığı bir Nisan ayında, üçüncü kuşak yeşil gözlü bir kız bebek dünyaya geldi. İsmini Nisan koydular. Yeşim, bir lisede resim öğretmeniydi, Serdar ise babasının şirketinde çalışıyordu. Okul tatil olunca, Luke' u da alıp soluğu doğruca Soma'daki çiftik evinde alıyor ve Acıgöl'de piknik yapıyorlardı. Yeşim, sayesinde keşfedilen mağara ise ünlü olmuştu ve yerli turistlerin uğrak yeriydi. Karı, koca arada mağarayı rehber eşliğinde geziyor, Yeşim, o çaresiz, zor saatlerini tüyleri ürpererek anımsıyordu.

Yine böyle bir gün, karı, koca göl kıyısında piknik yapıyor, Serdar gitar çalarken, Yeşim resim yapıyordu. Küçük Nisan, beş yaşına basmıştı. Gölün üzerindeki tahta iskelede kendi yaşıtı bir oğlanla kavga ediyordu.

"Yalan söylüyoysun!"

"Hayıy yaaa! Yalan söylemiyoyum! Annem çocukken babamı tam buydan göle atmış işte!"

"Kızlay eykekleyi atamajlay ki...yalancı!"

"Şen bana yalançı mı diyoyşun?"

"Evet yalancı....yalancı....yalancı Lööööö! Lööööö!"

"Ben yalancı diiilim bi kere! Gösterim mi nası attını?"

diyen Nisan, çocuğu foş diye suya attı. Neyse ki, bu sefer Temmuz sıcağıydı. Çocuk bağırmaya başladı.

"Anneeeeee! Nisan beni suya attı!"

"Oh! Canıma deyşin, sen de bana yalancı demeşeydin!"

Olanları gören Yeşim, ayağa fırladı.

"Hiii! Koş Serdar! Koş!"

Serdar gitarını piknik örtüsünün üstüne bırakıp ayağa kalktı. Luke, bir olay olduğunu anlamış; ikisinin peşinden havlayarak koşuyordu. Serdar, gülümseyerek eşine sordu:

"Yine mi? Sizin ailede genetik mi bu hayatım?"

- SON -

Yazan ve Çizen: Müjde Dural

Not: Bu hikayedeki karakterler, kişiler, kurum ve olaylar kurgudur, hayal ürünüdür. Gerçek kişilerle ilgisi yoktur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder