11 Şubat 2016 Perşembe

POLİTİK CEVAP

mavi boncuk kimdeyse ile ilgili görsel sonucu


Siyaset dünyamızdan normal hayata da girmiş bir deyim vardır: Politik cevap. Bazen karşınızdakine açık, net bir soru sorarsınız. Ama o lafı eveler, geveler, sadede gelmez, sorununuz cevabını dobra dobra veremez, kıvırtır, öyle bir cevap verir ki, "Sen politikacı olmalıymışsın" deriz. Çünkü politik cevap vermiştir.  Ne evet demiştir, ne hayır. Ne kabul etmiştir, ne ret. Yaptığı tam olarak "Ne şiş yansın, ne kepap" tır.

Rahmetli Demirel bunu iyi bilirdi. Günümüz politikacıları da ondan az değiller. İşleri, güçleri politik cevaplar vermek veya halkın nabzına göre şerbet vermektir. Bunun temelinde çıkar yani seçmenden alacakları oy kaygısı yatar. Filan kesimden yana tavır alsa, öteki kesim; falan gruptan yana tavır alsa o grup oy vermeyi bırakacaktır. Oysa politikacı ikisine de muhtaçtır. İkisini de elden kaçırmak istemez. O yüzden kimseyi küstürmek istemez. Ne yapar? Nabza göre şerbet verir. Herkese mavi boncuk dağıtır. 

Bu 'mavi boncuk' atasözünü hep duyardım da, hikayesini bilmezdim. İslam peygamberi Hz. Muhammed'in 3 - 4 mü ne eşi varmış. (tesettürlü bir komşumun kızı anlatmıştı yıllar önce) Bir gün eşleri toplaşıp "Hangimizi daha çok seviyorsun?" diye sormuşlar. O da "mavi boncuk verdiğimi ençok seviyorum" demiş. Meğerse hepsine mavi boncuk vermiş. :)

Bir insanda önem verdiğim kriterlerden biri de herkese mavi boncuk dağıtmamasıdır.  Uğur Dündar bir gün ekranda  

"Babam da olsa yanlışını görsem söylerim" 

demişti. Dürüstlük budur. Yanlış yapan baban da olsa 'haksızsın' diyebileceksin. 

Çocuklar bu konuda her zaman büyüklerden daha cesurdurlar. 

"Sevmiyorum seni git" 

derler yüzünüze baka baka. Büyüyünce o dobralıkları kalmaz. Çünkü büyüklerinden "Politik" olmayı öğrenmişlerdir:(  "Sen de haklısın", "Sen de haklısın"....e, herkes haklıysa kim haksız? Kim doğruyu söylüyor? Kim yalancı? Nerede kaldı objektiflik, dürüstlük?

Kimseyi kırmamak adına herkese mavi boncuk dağıtırsanız, belki çok arkadaşınız olur ama objektifliğinizi kaybedersiniz. Tabii tersi de olabilir, herkesi memnun etmeye çalışırken, kimseyi memnun edemeyebilirsiniz de.


En önemlisi de bir insan haksızsa, o insana 'haksızsın' demek, o insanı üzmek değil tersine ona iyilik yapmaktır. Sürekli yanlışını gördüğünüz çocuğunuza  onu üzmemek için 'aferin çok iyi yapıyorsun' diyerek iyilik etmezsiniz hatta kötülük edersiniz. (Hatta dedelerimizde, ninelerimizde böyle hikayeler çoktur. Çünkü zamanla  doğru ile yanlışı ayırt edemez hale gelir. Çevresindeki herkesin yaptığı yanlışlara katlanmasını, ses çıkartmamasını bekler. İnsana hatasını söylemek dostluk görevidir, onun için 'dost acı söyler' diye bir atasözüne sahibiz.

Ama bazıları hep duymak istediği sözleri duymak istiyor. Yanlışının, hatasının söylenmesini istemiyor. İstiyor ki, hep pohpohlayalım. İstiyor ki, ona yalan söyleyelim. Hayır, teşekkürler bana göre değil. Almayayım. Sana senin duymak istediğini söyleyeceğim, sen de bir yalanla mutlu olacaksın öyle mi? Peki bu hoşuna gidecek mi? Bence gitmemeli. Hangisini tercih edersin dürüst bir arkadaş mı? Bir yalancı mı? 

Sonuç olarak, çocuklarınıza küçük yaştan itibaren matematik, fiziğin yanısıra, önemli hayat kurallarını, etik kurallarını da öğretelim ki, büyüdüklerinde o saflıklarını, dobralıklarını yitirmesinler. 


ANNE OLDUM BEN:)


Çocuğuma da güzel yemekler yapmaya çalışıyorum. :) Ayıp, mayıp demedim:(  resmini çektim. Niye mi? Sevgili arkadaşıma "Yeni yazı yazmaya vakit bulamıyorum ki, yemek yaptım yeni ocağa koydum" demiştim bu da ispatı.

Şimdi benim iki tane yeğenim var, biri kız, biri erkek. Erkek olanı, okulu bitene kadar 3 ay bizde kalacak. İ(Aslında okulu çoktan biterdi de, bölümünü beğenmedi, 3 yıl boşuna iktisat okudu:( sonra hukuğa geçti) inşallah hayırlısıyla okulu bitince o da annesi, babası ve kızkardeşinin yanına taşınacak. O arada ben annelik neymiş tadıyorum:)

TEYZE - YEĞEN SELFİE 
BEKLEMEYİN:(

"Kuzum gel bi teyze- yeğen selfie çektirelim." "Yok teyze ben internette resmimin olmasından hiç hoşlanmıyorum"  , "Peki kuzum ben de şu dağınık çalışma masanın resmini çekeyim" "Yok olmaz":))))  Dolayısıyla selfie koyamadım. Kuzuma pişirdiğim biber dolmayı çektim daha doğrusu kuzum çekti çünkü benim telefonum öyle akıllı filan değil:) 

Kuzum 2.5 yaşındaydı, annesi sorardı: 

"Ençok kimi seviyorsun?"

1- Teyde
2 - Anne
3- Baba....

Kızkardeşim "Abla valla kıskanıyoruz" diye gülerdi. :))

O zamanlar onlar Ankara'da biz Üsküdar'dayız. Bizde kalınca her gün oyun oynar, ona Tenten okurdum. Bu yüzden tıpkı benim gibi TENTENKOLİK oldu. Kaptan'a "Baptan" derdi. Kapıya "Bapi".  Günler geçiyor tabii, gitme zamanı gelirdi, Haydarpaşa bizim eve çok yakın. Trene binince "teydeeeeeeeee  teydeeeeeeeeeeee" diye ağlamıştı. Ben de ağlamıştım. Hiç unutmam:( 

Çok uzun yazmadım, okumak sıkıcı olmasın. Şu anda kuzum anime izliyor, Japon animelerine hasta olmuş. Bücürük az ötemde uyuyor, o hani çok sevdiğim şarkı var ya, SO IN LOVE çalıyor...ben de bu yazıyı yazıyorum. Kısmetse akşama Kördüğüm'ü izleyeceğim. Fena bir dizi değil tavsiye ederim. Ama yine dram. Meryem Uzerli'nin dizisi Gecenin Kraliçesi'ni de izliyorum. O da dram. Hep de mutsuz eşler, aldatılan eşler...:(   

10 Şubat 2016 Çarşamba

RUH HASTASI BLOGCULAR

Ta Ekim ayında bloğumdan sepetlediğim ve adını bile unuttuğum şizofren bir şahıs, 5 ay sonra arkamdan konuşup, iftiralar atmış. (Haberim bile olmayacaktı, eksik olmasın dikkatli bir arkadaşım haber verdi de gördüm.)

Açık açık ismimi vermeye yüreği yetmemiş demiş ki, " Filan yazıma uzun uzun yorum yazdı, yorumunu yayınlamadım, ırkçıydı. " 

O bahsettiği yazıya uzun uzun yorum yapan ve "Sen ırkçısın, yorumunu o yüzden yayınlamadım."  dediği an kendisiyle ilişkimi kesen benim. Dolayısıyla, o 'uzun yorumu yayınlanmayan ırkçı' kişi ben oluyorum arkadaşlar. (beni kastettiğinin başka ipuçları da vardı, yaşlı olmam vs. gibi)

Altı ay sonra ne oldu da birden bana bulaştı, iftira attı anlayabilmiş değilim. 

Ben bu şahsın arkasından konuşuyormuşum! Bir, iki, üç....! Anladığım kadarıyla 'bir, iki, üç' ten kastettiği kendisini silenlerin sayısı.

Gitsin kendisini silen o bir, iki, üç kişiye kendisini niye sildiklerini sorsun. Niye benden biliyor anlayabilmiş değilim.  Ne amaçla arkamdan böyle bir iftira attı bilemiyorum. Ya derin bir ruhsal sıkıntısı var, ya derin bir düşmanlık, ya da her ikisi, her neyse Allah'a havale ediyorum.  



9 Şubat 2016 Salı

ZIRDELİ BAKIŞI

Erdoğan sigarayı bırakan 250 kişiyi ağırladı

Bugün Sözcü'de gördüm bu fotoğrafı. Memleketin güneydoğusu Kürdistan heveslilerin ve bu adamın başlattığı 'açılım' sonucu iç savaşla yanıyor. Her gün birer, ikişer, bazen onar şehit tabutu geliyor. :(Ve adam şu acayip bakışlarla sigara bıraktın - bırakmadın derdinde. 

Vatanına ihanet etmenin, onca yolsuzluğun, TSK'yı hapislere attırmanın, pkk ile Oslo, İmralı pazarlıklarının hesabının bir gün sorulması endişesiyle karışık bir korku var bu gözlerde. Etrafındaki herkesten ödü kopuyor, eminim uyku da uyuyamıyordur. Yemeklere zehir atılır korkusuyla çeşnicibaşı da tutmuştur:) 

Hiçbir şeye benzemez vatanına ihanet edenin korkusu boşuna dememişler. Bu arada merkez bankasını aile bankası yapacakmış fuat avni yazmış. Duyurulur. Örtülü ödenek az geldi demek. 

7 Şubat 2016 Pazar

GÜLLERİN SAVAŞI ve KISKANÇLIK

Severek izlediğim Güllerin Savaşı dizisi dün akşam final bölümüyle veda etti.

Güllerin Savaşı, kıskançlık denilen duygunun ne kadar yıpratıcı, gereksiz ve korkunç sonuçlara sebep olduğu konusunda güzel öğütler vererek final yaptı.

Dizinin başrol oyuncuları Gülfem ve Gülru isminde, birisi çok genç, diğeri olgun yaşta iki kadındı. Gülru, Gülfem'in hizmetinde çalışan ve çocukluğundan beri bu güzel, başarılı, ünlü kadına hayran biriydi. Lisede psikoloji öğretmenimizin bize anlattığı üzere hayranlık ve sevgi zamanla kıskançlığa, çekememezliğe ve nefrete, nefret de düşmanlığa dönüşürmüş.

Ne kötü değil mi?

güllerin savaşı son bölüm izle ile ilgili görsel sonucu
Gülfem Sipahi rolünde Canan Ergüder
hayran kaldım, bayıldım.
Allah vergisi, doğuştan bir asalet, zarafet sahibi
çok güzel bir kadın...

Dizide de aynen böyle oldu. Gülru'nun hayranlığı kıskançlığa ve "Gülfem olma" hırsına dönüştü. Gülfem'e ait olan her şeye sahip olma saplantısı oluştu. Önce Gülfem'in sevdiği adamı- Ömer'i elinden aldı. (Bazı izleyiciler Ömer ona aşık oldu diyor ama sen devamlı adamın ayağının dibiden ayrılma, Ömer bey ay ayağım kaydı, Ömer bey sürpriz parti yapacağım bana yardım edin, Ömer bey, Ömer bey , Ömer bey diye diye sürekli ayıl, bayıl. Ömer de sütü bozukmuş, daha genç olduğu için hemen gönlü kaydı. Bu ihanetinin de cezasını çekti. Finalde Gülru'nun gerçek yüzünü gördü ve onu terketti)

Sonra öyle bir hale geldi ki, Gülfem'in arabası, giydiği mücevherler, makyajı, saçı her şeyiyle ona benzemeye çalıştı. Gülfem'in ucuz bir kopyası oldu. Hatta son bölümde sırf Gülfem'e aşık diye Tibet'in evine gidip adamı baştan çıkartmaya çalıştı! Yani bir o....puluğu kalmıştı onu da yaptı.


güllerin savaşı son bölüm izle ile ilgili görsel sonucu
Saplantılı, patalojik kıskanç rolünde Gülru'dan nefret ettik...:)
onu canlandıran Damla Sönmez'den değil:)

Ve kıskançlığından yaptığı kötülüklerle final bölümünde etrafında öz kardeşleri dahil kimse kalmadı.

Düşünüyorum da ne eline geçti? Hiçbir şey.  Kazandım sandı ama çok şey kaybetti. Parayla kazanamayacağı şeyler olan şerefi, onuru, namusu gitti. Kıskandığı Gülfem ise konağı, parası elinden gidip, iflas etse bile aslında yenilmedi. Sevdiğiyle elele giderken hem seyircilerin gönlünü kazandı, hem de  kıskanç düşmanının olmadığı umut dolu yeni bir yaşama yelken açtı.

Bu arada ben olsam, finalde Gülru'yu intihar ettirirdim.

Dizide başta Gülfem'e kızanlara: Tamam Gülfem bir ara Gülru'yla uğraştı ama siz,  başka bir kadın sevdiğiniz adamı elinizden almaya çalışsa "al canım, Ömer senin olsun, tepe tepe kullan" mı dersiniz? (Ayrıca çok zeki bir kadın olarak Gülru'nun kendisini kıskandığını görerek onu bertaraf etmek istemekte haklıydı. Sizi kıskanan birisini etrafınızda istemezsiniz çünkü her an bir düşmanlık yapacağını bilirsiniz. Hatırlayın Gülfem bir ara Gülru'ya şöyle demişti: "Nesin sen Gülru? Zararsız bir hayranım mı? " diye.

Şu dünyada en gereksiz duygu başkasının herhangi bir özelliğini kıskanmak. Bu özellik fiziksel olabilir, başarı olabilir, ün olabilir, zenginlik olabilir, evi, arabası olabilir. Yapmayın...

Allah herkese bu dünyada farklı özellikler verir, mesela Gülfem son derece güzel, alımlı, seksi bir kadın ama senin de başka özelliğin vardır Gülfem'de olmayan. Konakta oturmuyoruz hiçbirimiz diye konaklarda oturanları kıskanalım mı? O konaklarda oturanlar bakalım mutlu mu? Sağlıklı mı? Konakta oturup 50 yaşında kalp krizinden gitmek mi iyi, üç oda salon mütevazi bir evde oturup 80'lerine kadar mutlu, kendiyle barışık yaşayıp, torunlarının mutluluğunu görmek mi?

Hayatta en önemli şey sağlık ve huzurlu bir yaşam sürmek, kendiyle barışık olmak ve iyilik yapmak, iyi bir insan olmak. Kıskançlık ise otomatik sizi kötü bir insan yapar. Gülru ya da Darth Vader gibi birine dönüşürsünüz, nefret öyle bir şey ki, kendinizi bitirir, asla mutlu olmazsınız. Çok para, mal, mülk, güzellik, ün, şöhret.....hepsi boş, güzellik genleriniz iyiyse taş çatlasa 40'a kadar var. Gençlik keza. Mal, mülk bir yangın, bir iflas, hepsi gider, şöhret deseniz Ajda Pekkan olamadık diye mi üzüleceğiz?:) Bakalım sorsak gerçekten mutlu mu? Cüneyt Arkın bir röportajda "Hiç mutlu olmadım" demişti. Demek uzaktan gördüğümüz o pırıltılı yaşamlar yaşayanları kıskanmamız gereksiz. Pekçok ünlünün, hatta prenseslerin, Hollywood yıldızlarının yaşamlarını okudum. Çoğu öyle trajediler yaşamışlar ki, yerlerinde olmak istemezdiniz.

Ünlü şarkıcı Shirley Bassey'in kızının intihar mı, cinayet mi esrarengiz biçimde ölmesi, Whitney Houston'un küvette ölü bulunması, kızının da genç yaşında annesi gibi hayata veda etmesi, güzeller güzeli Marilyn Monroe'nun intihar ya da cinayeti.....ilk aklıma gelenler.

Sonuç  olarak Gülfem olmak istemek, Ajda olmak istemek hepsi gereksiz. Kendiniz olun yeter. :) Kimseyi ama kimseyi kıskanmayın. Akrabanız, komşunuz, okul ya da iş arkadaşınız....minik bir başarısını, küçük bir mutluluğunu çok görmeyin, size söylemediği kimbilir ne trajediler yaşamıştır bilemezsiniz.